Ken Loach Sineması: Emek, Sömürü ve Dayanışma

Sanayi Devrimi’nin erken dönemlerinde Karl Marx’ın tarif ettiği biçimiyle burjuvazi ve proletarya arasındaki keskin ayrımlardan söz etmek bugün daha zor görünse de bu, sınıfın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, sınıf ilişkileri biçim değiştirerek yaşamın her anına sızmış durumda. Tam da bu yüzden Ken Loach sineması hâlâ bu kadar güncel. Çünkü onun filmleri, sınıfın kaybolmadığını; sadece görünme biçiminin değiştiğini gösteriyor. Emek ve sömürünün izinde kolektif dayanışmanın gücünü hatırlatıyor.

Loach Sinemasının Karakteristiği

Ekonomi veya savaş ve barış konularıyla ilgili olsun, sınıf günlük yaşamımızın merkezidir. Hepimizin kişiliği ve bireysel yaşamı, ekonomik süreçlerle ve sosyal sınıflar tarafından belirlenir.

Michael Zweig’e ait bu pasaj, sınıfın bir kavram olmaktan öte bütün bir yaşam tarzı olduğunu vurgular. Kişinin işi, ailesi, eğitimi, arkadaş çevresi; akşam nerede eğleneceği, evine nasıl döneceği, hakları, bu hakları talep etme biçimi ve muhatapları… Kısacası sınıf, hem bir kimlik hem de bir yaşam tarzıdır. Ken Loach sinemasının en belirgin karakteristiği de işte bu noktada belirir: Yönetmen; sesini duyuramayan, görmezden gelinen ya da hakları elinden alınan “küçük insanların” yaşam tarzına odaklanır. Ancak bu yaşam tarzını hemen her filminde, merkeze aldığı daha büyük ekonomi-politik anlatılar çevresinde ele alır. Çünkü yönetmene göre, “birçok kişisel trajediye, bir şekilde, siyasi ya da toplumsal faktörler yol açar”. Örneğin; I, Daniel Blake filminde Daniel üzerinden, neoliberal bürokrasinin, dijital şiddetini; Sorry We Missed You filminde, kendi işinin patronu olmak isteyen Ricky üzerinden prekaryalaşmayı anlatır. 

I, Daniel Blake

Bu sistem eleştirisini, kurmacanın sınırlarını aşan bir estetikle sunar. Loach’un sinematografisi, seyirciye bir filmin içinde olduğunu hissettirmeyecek kadar “stilize edilmemiş”tir. Olabildiğince doğal bir ışık kullanımı, gerçek mekânlar ve profesyonel olmayan oyuncu tercihleriyle inşa ettiği bu “çıplak gerçeklik”, onu Britanya Sosyal Gerçekçiliği’nin en tutarlı temsilcilerinden biri yapar. Sinematografideki bu natüralist tercihler, estetik bir kaygıdan ziyade; anlatılan “küçük insanların” yaşamına müdahele etmeden, sadece tanık olduğu bir dünya kurma amacından beslenir.

Ken Loach sinemasının bir başka karakteristiği kullandığı mekanlardır. Filmlerindeki o küçük insanların büyük mücadeleleri, içinde oldukları işliklerde ya da devletin bürokratik mekanlarında cisimleşir. Devlet dairelerinin labirent gibi koridorları ve soğuk bekleme salonları (I, Daniel Blake); kargo araçlarının içine hapsolunmuş dar kabinler ve dijital takip cihazları (Sorry We Missed You); inşaat sahaları ve derme çatma şantiye alanları (Riff-Raff); maden ocakları ve gri sokaklar (Kes)… Bu mekânlar, sınıf kimliğinin dayatıldığı, bireyin disipline edildiği ve sistemin ağırlığının hissedildiği yerlerdir: Emek, sömürü ve dayanışmanın vücut bulduğu alanlardır.

Proletaryadan Prekaryaya: Emeğin Dönüşümü

Ken Loach’un elli yılı aşan kariyeri, aslında toplumsal bir dönüşümün tarihidir. Bu dönüşüm, yönetmenin ailesinin de (işçi bir baba ve kuaför bir anne) parçası olduğu Britanya emek piyasasının geçirdiği evrimdir. Loach, Sanayi Çağı’nın ağır çalışma koşullarıyla mücadele eden proletaryanın, Enformasyon Çağı ile birlikte yerini prekaryaya bıraktığı sürece bizzat tanıklık etmiştir. Her iki sınıf da üretim araçlarını elinde bulundurmayan ve emeğini satarak geçinen kesim olsa da; prekarya, güvencesizlikle, belirsiz işlerle ve sistem karşısında yapayalnız kalışıyla ayrışır.” Bu noktada Robert Castel’in (2016) tespiti hayati önem taşır: 

Çağdaş kapitalizm, bireyi sadece ekonomik olarak değil, toplumsal olarak da kırılganlaştırır. Bugünün ‘kimlik toplumu’nda birey; emeğiyle değil, piyasadaki rekabet edebilirliğiyle tanımlanır.

Prekarya, neoliberalizmin yükselişiyle ekilen bireyci ideolojilerin somut bir yansımasıdır. Rekabet, bireysel çaba, sınıf atlama arzusu, esnek çalışma veya “kendi işinin patronu olma” vaadi… Bu söylemlerin tamamı, her türlü sonucun sorumluluğunu doğrudan bireyin omuzlarına yıkan kapitalist bir illüzyonun parçasıdır. Sistemin özeti şudur:

Eğer başarısız olduysan, bu düzenin değil, senin suçundur.

Sorry We Missed You - Ken Loach
Sorry We Missed You – Ken Loach

Sorry We Missed You (2019) filmi, bunun en açık örneğidir: 2008 ekonomik krizinden beri borçlarla boğuşan Turner ailesi, baba Ricky’nin bir kargo şirketinde kendi minibüsüyle çalışmaya başlamasını yeni bir başlangıç, bir “kurtuluş” olarak görür. Ancak “kendi işinin patronu” olma vaadiyle girilen bu yol; mola vermeden çalışma zorunluluğuna, ağır cezalara ve dijital bir cihaz (scanner) tarafından saniye saniye takip edilme baskısına dönüşür. Bu amansız çalışma temposu, sadece Ricky’nin bedenini değil, yaşlı bakımı yapan anne Abbie’nin ve çocukların hayatını da sömürür; aile bağlarını kopma noktasına getirir. Loach burada bize şunu fısıldar: 

Modern kölelik, artık size, “çok çalışma” değil; “özgürlük” etiketiyle satılır.

Kolektiviteden, Yalnızlığa…

Loach’un filmografisi de bu dönüşümü takip eder. Yönetmenin külliyatı sırasıyla takip edildiğinde; modernizmin toplumsal “ilerleme” anlatısının aksine, emekçi sınıfın daha güvencesiz, atomize ve belirsiz bir çalışma rejimine nasıl dönüştüğü anlaşılır. 1969 yapımı Kes filminde Billy Casper’ın babasız dünyasında tek gelecek seçeneği olan maden işçiliği, klasik proletaryanın kaderini temsil ediyordu. O günlerde sömürü, fabrikanın ya da madenin fiziksel sınırları içindeydi; ancak bu sınırların içinde aynı zamanda sendikal bir hafıza, yani kolektivite vardı. İşçi sömürülse de bu sömürüyü bir sınıfın parçası olarak, ortak bir mekânda deneyimliyor ve karşısında muhatap alabileceği, kavga edebileceği somut bir otorite bulabiliyordu.

KES - Ken Loach
Kes – Ken Loach

Günümüzde ise Loach’un kamerası, Guy Standing’in (2014) ifadesiyle, “toplumsal güvencelerden yoksun ve sermaye ile olan bağı asgari düzeye indirilmiş prekarya sınıfına”döner. Bu geçiş, sadece ekonomik bir değişim değil, aynı zamanda derin bir yalnızlaşma sürecidir. I, Daniel Blake filminde Daniel’ın geçmişteki marangozluk becerileri ya da yıllarca ödediği vergiler sistem için artık hiçbir anlam ifade etmez. Bürokrasi için o; duyguları, anıları veya bir onuru olan bir “insan” değil, yalnızca “Çalışabilir” ya da “Çalışamaz” olarak kodlanan bir dosya numarasıdır. Bu nedenle Bay Blake, filmin sonunda sisteme kim olduğunu şu sözlerle hatırlatmaya çalışır:

Ben bir müşteri, bir alıcı veya hizmet kullanıcı değilim. Ben bir kaytarıcı, bir dilenci ya da hırsız değilim. Ben bir Sosyal Güvenlik Numarası ya da ekranda yanıp sönen bir iz değilim. Faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim. Bununla gurur duyuyorum. Kimseye boyun eğmem ama gerekirse komşumun gözünün içine bakar, ona yardım ederim. Sadaka istemiyorum ve kabul de etmiyorum. Benim adım Daniel Blake. Ben bir insanım, köpek değilim. Bu sıfatla haklarımı talep ediyorum. Ne bir eksik ne bir fazlası.

Yeni Bir Pranga: Dijitalleşme

Bu yeni sömürü düzeninde en yıkıcı olan şey, bireyin görmezden gelinen hayati sorunlarının tamamen soğuk dijital arayüzlere emanet edilmesidir. Kes’teki maden ocağının gürültülü ama kalabalık atmosferi yerini; Daniel Blake’in bekleme salonlarındaki o sağır edici ve kimsesiz sessizliğe bırakmıştır. Karşısındaki muhatap artık hak talep edebileceği bir şef değil; duygusuz elektronik formlar, cevap vermeyen telefon hatları ve “sistem hata veriyor” diyen anonim yazılımlardır.

Dijitalleşme, yeni bir sınıfsal bariyer inşa etmiştir. Teknolojiyi kullanmak tek başına bir “beceri”ye dönüştürülmüş; bu imkâna sahip olmayan ya da kullanmayı bilmeyen birey (örneğin; internet faturasını ödeyemediği için dijital dünyadan kopan biri), sistem tarafından doğrudan “uyumsuz” ilan edilir. I, Daniel Blake’de olduğu gibi; teknolojiyi kullanma kabiliyeti olmayanlar, sistemin yapısal sorunlarını örtbas etmek amacıyla “öğrenme güçlüğü” gibi kategorilerle yaftalanarak hastalıklı ve sistem dışı gösterilir.

Mikro-İktidarlar ve Toplumsal Ahlak

The Old Oak
The Old Oak – Ken Loach

Loach sineması sadece makro-politik eleştiriler sunmaz; aynı zamanda sistemin rekabetçi söylemleriyle kuşatılmış bireylerin, kendi sınıfına nasıl yabancılaştığını da anlatır. The Old Oak (2023), yönetmenin filmografisindeki en güçlü yapım olmasa da durduğu nokta açısından bu mikro-iktidar pratiklerini ve sınıfsal öfkenin yanlış yere yönlenişini eleştirmesi bakımından önemlidir. Film, sistemin yarattığı yoksulluğun faturasını mültecilere kesen bir topluluğun hikâyesini anlatırken; sömürünün sadece ekonomik değil, “ahlaki bir çöküş” olarak da nasıl tezahür ettiğini gösterir. Aynı mahallede neredeyse aynı ekonomik sınıfa sahip insanların “biz” ve “ötekiler” şeklinde ırkçı ideolojilerle nasıl ayrıldığını anlatır. Beyaz-siyah, yerli-göçmen fark etmeksizin kentlerin çeperlerinde konumlanmış bu insanlara, bir “düşman” yaratan sistem, kendi eksiğini bu sayede kapatır. 

Yine de Umut Diye Bir Şey Var

Ken Loach

Ken Loach, bu karanlık tablonun içinde her zaman bir “dayanışma” ışığı bırakır. The Old Oak’ta paylaşılan mütevazı bir sofra ya da Daniel Blake’in onurlu haykırışı, bize sınıf bilincinin ve kolektif hareketin, bu kuşatılmışlığı kırmak için hâlâ en temel araç olduğunu hatırlatır. Loach’un kamerasında umut; büyük devrimlerde değil, bir “insan” olarak kalabilmek için yan yana duranların küçük eylemlerindedir.

Kaynaklar:

Michael Zweig (2004). What’s Class Got To Do With It?: American Society in the Twenty-First Century

Robert Castel. (2016). The Rise of Uncertainties. Critical Horizons

Guy Standing (2014). Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf

İlginizi Çekebilir!
Body Horror Sineması: Beden, Kimlik ve İktidar İlişkileri