Kendine Bir Yol Açmak
No Other Choice, yıllarca emek verdiği kağıt şirketinden aniden işten çıkarılan Man-su’nun trajikomik hikayesini odak noktasına alıyor. Kurumsal küçülme dalgası ve yapay zekanın “daha iyi bir alternatif” olarak dayatılmasıyla fabrikadaki işine son verilen Man-su, sistemin o bildik “başka yolu yok!” söylemiyle kapının önüne konuluyor. Sürdürdükleri orta-üst sınıf aile yaşantısının çabucak toparlanacağını ve yeniden iş bulabileceğini umsa da, karşısına çıkan güçlü rakiplerin varlığı bu inancını sarsıyor. Tam bu kırılma noktasında işsiz kalan Man-su, geleceğini kurtarmak adına ahlaki değerlerini tamamen bir kenara bırakıyor ve oldukça irrasyonel bir kararla rakiplerini tek tek saf dışı bırakmaya karar veriyor. Farklı ve makul seçenekleri hiç değerlendirmeden, aklına gelen en absürt yok etme yöntemlerini devreye sokuyor. Bir başka deyişle;
Sistemin tıkadığı yerde, kendine vahşi bir yol açıyor.
Bir Statü Göstergesi Olarak Yılan Balığı

Film, Park Chan-wook ironisiyle örülü, görünürde son derece huzurlu bir yuva tablosuyla açılıyor. Ana karakter Yoo Man-su (Lee Byung-hun), çocukları ve eşiyle birlikte yaşadığı müstakil evlerinin yemyeşil bahçesinde yemek yerken görülüyor. Parıldayan güneş ışıklarının altında, klasik müziğin arka planda yankılandığı bu sekans, adeta bir rüya gibi sahneye koyuluyor. Nitekim Man-su tam olarak, “Nasıl hissediyorum biliyor musun, her şeyim tam gibi…” diyerek bu anı anlamlandırıyor. Üstelik bu sevgi dolu ailenin yemeğine, şirket tarafından gönderilen yılan balığı da eşlik ediyor. Basit gibi görünen bu detay, aslında Güney Kore’nin sınıfsal yapısını açığa çıkaran önemli bir motife dönüşüyor. Kore kültüründe yılan balığı sıradan bir yemek değil; lüksü, zenginliği ve yüksek sosyal prestiji simgeleyen, genellikle önemli iş toplantılarında prestijli konuklara ikram edilen özel bir gıda olarak biliniyor. Man-su, ailesiyle birlikte bu yılan balığını yerken “her şeyinin tam” olduğunu hissediyor ve bu durum, izleyiciye konforlu olduğu kadar lüks olan o orta sınıf yaşamı kusursuzca tasvir ediyor.
Ancak bu sahte cennet illüzyonu çok çabuk dağılıyor. Bu şatafatlı yemek, ailenin son huzurlu ve gösterişli yemeği oluyor. Man-su, yıllardır emek verdiği kimya ve kağıt fabrikasından, kurumsal küçülme dalgasıyla işten çıkarıldığını öğreniyor. Fabrikadaki sendikalaşma ve dernekleşme çabaları da sistemin çarkları arasında ezilip sonuçsuz kalınca, kolektif bir direnç alanı bulamayan modern insan için kapitalizmin dayattığı tek bir kural kalıyor: Vahşi, acımasız ve bireyci bir rekabet ortamı.
Ahlaki Çelişkiler: “Bitki İnsan”ın Dönüşümü
Man-su, ilmek ilmek inşa ettiği bu sevgi dolu evi ve aile ortamını (babası domuzları canlı canlı bahçeye gömüp, intihar etmiştir) kaybetmeyi göze alamayıp, sisteme kendi kurallarıyla savaş açmaya karar veriyor. Sektördeki az sayıda açık pozisyona başvurabilecek diğer nitelikli rakiplerini soğukkanlılıkla tespit edecek ve onları tek tek ortadan kaldıracaktır. Rekabetçi kapitalist düzenin insan ruhunda yol açtığı ahlaki çöküşü, yönetmen muazzam bir çelişkiyle ortaya koyuyor: Gri ve mekanik bir kağıt fabrikasında uzman olan bu adamı, evinde tam bir bitki tutkunu olarak resmediyor. Yönetmenin Dazed röportajında belirttiği gibi;
Man-su’nun gözü gibi baktığı o devasa sera, aslında geçmişte babasının domuzları canlı canlı gömdüğü vahşi ve trajik bir toprağın üzerine kurulmuştur. Karısı Miri’nin (Son Ye-jin) ona “Sen tam bir bitki insansın“ (Plant human) dediği bu adam, o kanlı geçmişin üzerinde mutluluk ve sevgi inşa etmeye çalışırken adım adım bir seri katile dönüşüyor.

Öyle ki, özenle baktığı bitkilerin aksine, kurbanlarını öldürmek için kullandığı ilk silah da bir çiçek saksısı oluyor. Rakiplerini telle bağlama şekli bile tıpkı bir bonsai ağacını budama ve şekillendirme yöntemini andırırken, filmin afişi de bu analojiyi destekliyor.
Öyle ki izleyici, işlenen tüm bu vahşete rağmen Man-su’yu gerilim filmlerinin o bildik, korkunç seri katillerinden biri gibi değil; adeta kariyerinde başarılı olmak için çaba sarf eden hırslı bir beyaz yakalı gibi seyrediyor. Zira Man-su, öldürme eylemini dürtüsel ya da sadistçe bir motivasyonla değil; tamamen planlı, stratejik ve kurumsal bir mantıkla gerçekleştiriyor. Tıpkı mesaisini tamamlamaya çalışan profesyonel bir işçi gibi.
Park Chan-wook’un kendisinin de bilinen bir botanik ve flora hayranı olması; filmlerindeki tekinsiz duvar kağıtlarında ve mekân tasarımlarında bitki motiflerini sıklıkla kullanması, bu filmde karakterin cinayet metodolojisiyle mükemmel bir uyum yakalıyor.
Yapay Zekanın Gölgesi
Little White Lies röportajında Park Chan-wook, hikâyeyi aslında on beş yıl önce okuduğunu fakat günümüz dünyasına uyarlarken kendi çevresinde de yapay zeka nedeniyle işini kaybedenlerden ilham alarak anlatıya bu güncel gerçeği dahil ettiğini dile getiriyor. Geçmişte makineleşme, insanın kas gücünün yerini nasıl gaddarca aldıysa, bugün de modern birey artık sadece bir başka bireyle rekabet etmekle kalmıyor; daha hızlı, pratik ve maliyetsiz bir alternatif olarak dayatılan yapay zekaya karşı da amansız bir varoluş mücadelesi veriyor. Man-su’nun vahşi bir mücadeleyle adım attığı yeni şirkette, devasa fabrikanın ortasında onu adım adım takip ederek ışıkları otomatik olarak kapatan yapay zekanın olduğu o tekinsiz sahne, bu fikri tam anlamıyla somutlaştırıyor. Görünmez, cisimsiz ama her şeye muktedir bir güç olarak yapay zeka, Man-su’yu sadece soğuk bir gözle izlemekle kalmıyor; bastığı yerleri karartarak onu adeta klostrofobik bir evrenin içinde, kendi yarattığı o mekanik labirentte kovalıyor.
Maskülen Kriz ve “Seçeneksizlik” Bahanesi

No Other Choice, odağına emek ve iş yaşamını alsa da arka planda son derece güçlü bir maskülenite krizini açığa çıkarıyor. Kapitalist iş dünyasının temelde erkek egemen bir ideoloji üzerine kurulu olduğu düşünüldüğünde, bu iki izlek birbirini doğrudan besliyor. Filmin başında “her şeyim tam” diyen Man-su, işini kaybettiği an erkeklik kimliğine dair her şeyin de eksildiğini hissediyor. Bu derin maskülen kriz, kendini somut ve fiziksel bir diş ağrısı olarak gösteriyor. Karısı bir diş hekiminin yanında çalışmasına ve bu sorunu kolayca çözebilecek imkana sahip olmasına rağmen, Man-su o kliniğe adım atmayı gururu yüzünden reddediyor; çünkü ancak yeniden bir iş bulup toplumsal statüsünü geri kazandığında o tedavi koltuğuna oturmaya “hakkı” olacağına inanıyor. Sürdürdüğü orta-üst sınıf konforun altına düşmek istemeyen Man-su için işlediği cinayetler, elinden kayıp giden erkekliğini ve iktidarını yeniden ele geçirme çabasına dönüşüyor. Bu kanlı süreçte sığındığı yegane bahane ise hep aynı oluyor: “Başka seçenek yok.”
Yönetmen Dazed söyleşisinde kapitalizmin tam olarak bu yanılsamayı beslediğini şu sözlerle ifade ediyor:
Kapitalizm bize başka bir yaşam tarzı seçeneğimiz olmadığına inandırmak ister. Ben izleyicinin aslında her zaman başka bir seçeneğimiz olduğunu, ancak korkaklığımız yüzünden kendimizi haklı çıkarmak için bu korkunç seçimleri yaptığımızı fark etmesini istedim.
Son Söz
Venedik Film Festivali’nde eleştirmenlerin bir “slapstick komedi” (abartı ve absürt) olarak nitelendirdiği No Other Choice, Cannes gibi prestijli arenaların ödül dinamiklerine göre tasarlanan o bildik; oldukça uzun planlı sekanslara sırtını yaslayan, ağır ve ağdalı dram formülasyonlarına kesinlikle uymuyor. Sırf bu alışılmışın dışındaki tonu ve ana akıma göz kırpan yapısı nedeniyle ilk etapta bazı çevrelerce “fazla hafif” bulunup yeterince ciddiye alınmamış olsa da Park Chan-wook’un bu bilinçli tür seçimi esasen son derece zekice bir hamle barındırıyor. Yönetmen, kapitalizmin insanı çıldırtan o absürt doğasını, yine absürt ve temposu yüksek bir komedi janrıyla deşerek biçim ile öz arasında kusursuz bir bağ kuruyor.

Film, Man-su’nun o beceriksiz, çiğ ve soğukkanlı cinayet girişimlerine bizi suçluluk duygusuyla karışık bir şekilde güldürürken, aslında sistemsel bir tıkanıklığın ve ahlaki çürümeyi gözler önüne seriyor. Rakiplerini birer birer budayan modern insan, finalde yapay zeka otomasyonunun gri koridorlarında yapayalnız kalıyor. Park Chan-wook; beton saksılar ve solan yapraklarla dolu kanlı bir yolda seyirciye, “her şeyini tam” zanneden modern insanın kırılgan ahlakını gösteriyor.
Kaynakça:
https://lwlies.com/interviews/park-chan-wook-no-other-choice