Eugene Thacker ve Mutlak Yok-oluş
Amerikalı filozof Eugene Thacker, felsefenin steril ve güvenli koridorlarında dolaşmak yerine karanlık bodrum katlarına inmeyi tercih eder. Ona göre korku sineması, özellikle de doğaüstü özelliklerle bezeli olan korku sineması ve edebiyatı, olanın getirdiği, felsefenin bittiği yerde başlar. İnsan aklının almadığı, mantığın devreleri yaktığı sınır bölgesinde korku filmleri devreye girer. Bu filmler sadece mısır patlatıp çığlık atılacak basit lunapark eğlenceleri olmaktan çok uzaktır çünkü insan bilgisinin ve kavrayışının yetersiz kaldığı kör noktaları cımbızla çeker alır. Perdede gördüğümüz şey aslında insanın bu evrendeki kozmik ve gezegensel ölçekteki zavallılığıdır. Bu filmler insanın hiçliğiyle yüzleştiği bir negatif felsefe laboratuvarı gibidir. Thacker işi daha da ileri götürüp bu karanlık sanatı dört ayrı cehennem çemberine ayırır: Satanik olan, yaratık formunda beliren, bedenimizi deforme eden Body-horror ve hepsinden daha korkuncu, mutlak Yok-oluş.
28 Days Later Serisi

Danny Boyle’un milenyumun başında fitilini ateşlediği ve 2026 itibarıyla Nia DaCosta’nın ellerinde nihayete ermesi beklenen 28 Days Later serisi klasik korku tanımlarının içine tıkıştırıldığında üzerindeki elbise biraz dar gelebilir. Zombiler, virüsler, koşuşturmaca derken yüzeysel bir bakışla sıradan bir gişe filmi sanılabilir. Ancak seriyi Eugene Thacker’ın merceğinden, bilhassa da “Yok-oluş” kategorisinden süzdüğümüzde taşların yerine oturduğunu görürüz. 28 Years Later filmini okurken elimizdeki en sağlam pusula filmi bir canavar hikayesi olarak değil dünyanın bizsiz nasıl devam edeceğine dair bir fragman olarak görmektir.
Israrla altını çizmek gerekir ki bu serinin filmleri birer korku sineması örneğidir. Fakat buradaki dehşet yok oluşun belirli bir nedene, mesela Danny Boyle tarafından 2002 tarihli ilk filmde gösterildiği gibi laboratuvardan kaçan bir virüslü maymuna bağlı olmasından kaynaklanmaz. Korkunun kaynağı, olayın köksap kaynaklı anlamsızlığıdır. Olay sadece meydana gelir. Bir nedeni, bir niçini ya da ahlaki bir dersi yoktur. Karşımızdaki tehdit Halloween serisindeki Michael Myers ya da Scream filmlerindeki maskeli katil gibi merkezi bir kötülük odağına sahip değildir. Onlarda kötülük fiziksel bir bedende somutlaşır ve yok edilebilir. Burada ise karşımızda köksap gibi yayılıp her yeri saran, belirsiz ve şekilsiz bir oluş hali vardır. Eğer ana düşman bir virüsse (ki bu virüs insan doğasının değil doğrudan ontolojinin bir sapmasıdır) o zaman insan kategorilerinin tamamen çöktüğünü ilan etmek gerekir. İşte tam bu noktada artık klasik sinemadan çıkıp “biz-siz dünya sineması”ndan bahsetmenin vakti de gelmiştir.
Biz-siz Dünya Sineması Üzerine Bir Düşünme
Amerikalı kuramcı Fredric Jameson, “Ütopya Adlı Arzu” metninde kıyamet sonrası kurguların genellikle bize uygun, steril bir ütopya hayal etmek için bahane olduğunu söyler. Dünya yıkılsın ki biz de kendi hayalimizdeki cenneti kuralım deriz içten içe. Ancak 28 Years Later, belki de son yılların en ilginç kıyamet sonrası filmi olarak bu ezberi bozar. Kapitalizmin o sonsuz, yapışkan ve entropik şimdisine alternatif üretememenin, hayal gücümüzün nasıl kilitlendiğinin bir belgesi gibi durarak kendini ayrı bir rafa koyar.

Distopya deyince ilk akla gelen örneklerden olan Alfonso Cuarón imzalı Son Umut (Children of Men) filminde dünya kısırlıktan kururken bile kapitalizm nefes almaya devam ediyordu. Kahve zincirleri, toplama kampları, bürokrasi tıkır tıkır işliyordu. Yol (The Road) filminde ise kapitalizm kesin olarak bitmişti ve bu durum farklı bir şey hayal etmek için alan açmıyordu. Aksine o filmde kapitalizmin hayaletini, market raflarındaki metaların eksikliğini iliklerimize kadar hissediyorduk. Yol filminde baba ile oğulun bir harabenin ortasında bulup paylaştığı o kırmızı Coca-Cola kutusu, meta bolluğu dünyasının yerini tutan, artık özlemenin bile manasızlaştığı bir kutsal emanet gibi parlıyordur. Kapitalizmden geriye kalan tek şey vazgeçilemeyen bireycilik anlayışıdır. Fethedilecek hiçbir sınır kalmamış olsa bile doğanın cesedini ve ölü insan emeğinin ürünlerini deşip duran sınır tanımaz ruh varlığını korur. Adam ve çocuk, Margaret Thatcher’ın sözünün ete kemiğe büründüğü bir dünyada yaşarlar:
Toplum diye bir şey yoktur, sadece bireyler ve aileleri vardır.

İşte bu filmlerde insanlık, Thomas Hobbes’un “doğal hal” dediği vahşi durumun en saf versiyonuyla karşı karşıyadır. Hobbes için insanlar bir egemene, yani bir Büyük Öteki’ye, devlet babaya (Kemal Tahir’in kullandığı şekliyle Kerim Devlet) boyun eğerek bu vahşetten kurtulabilirlerdi. Ancak Yol evreninde veya 28 Years Later dünyasında doğanın sonu aynı zamanda Büyük Öteki’nin de sonu demektir. Hiçbir egemen, hiçbir kral ya da başkan bu çorak vadiyi yeniden yeşertemez.
Modern korku sinemasında Ari Aster’ın Midsommar ile harika bir örneğini oluşturduğu, Robert Eggers’ın ise folk horror türünde daha ileri örneklerini sunduğu tekinsiz bir hava var son dönemde. Bir tür Hobbesçu Protestanlık diyebiliriz buna. Bu olgu, dünyanın hastalıkla kaplandığı ve çocukların geleceğinin zifiri karanlığa gömüldüğü 28 Years Later filminde de en sert haliyle ortaya çıkıyor. DaCosta’nın filmi çeşit çeşit İncil göndermeleriyle, fonda çalan Iron Maiden müziklerinin yarattığı metalik ve agresif atmosferle, satanik unsurların yoğun kullanımıyla dünyanın artık ölü bir kabuğa dönüştüğü bir evrende tuhaf bir eğlence, muhafazakâr da olsa bir kaçış çizgisi yaratıyor. Düşünce tarihi boyunca idealistler tarafından hor görülen, varlığın en düşük formu olarak aşağılanan madde, artık en yozlaşmış aşamasına ulaşıp insanlığın soyunu tehdit ettiğinde ortaya çıkan manzara muhafazakâr ama zengin bir anlatı sunuyor. Yine Eugene Thackercı anlamda söylemek gerekirse, biz-siz dünyaya, yani insan bilincinin olmadığı o nesnel gerçekliğe yaklaştığımızda neler olabileceğine dair bir projeksiyon bu. Buna Thacker’ın alt kategorilerini içererek aşan bir ifadeyle ‘biz-siz dünya sineması’ diyebiliriz. Bu sinemanın ayırt edici özelliği, ilkin, türler arasında gezinmesidir. Bizim bu sinemanın eserleriyle gireceğimiz ilişki yönetmenin “aslında ne demek istediğini” deşifre etmek gibi modası geçmiş bir polisiye çaba olmamalıdır. Amaç, eserin kendi başına kurduğu düşünsel evrenin içine bodoslama dalıp orada kaybolmak ve yabancı, bize ait olmayan düşünceyle temas ettiğimiz anda kendi zihnimizin sınırlarını genişletmektir. Böylece özne-nesne ikiliğinden, düalizm hapishanesinden kaçabiliriz. Eser ne sinemacının mülkiyetindedir ne de izleyenin keyfiyetine teslim edilmiştir. Eser artık kendi başına ayakta duran, kendi yasalarını dayatan ve yapımcısından bağımsızlaşmış somut bir monolit halindedir.

Bu bakış açısıyla kısır döngüyü kırıp ortada çözülmesi gereken bir niyet değil, maruz kalınması, çarpılınması gereken bir olay olduğu gerçeğiyle yüzleşebiliriz. Bu düzlemde sanat yapıtı bir anlam taşıyıcısı olmaktan istifa edecektir. O artık bir duygu ve düşünce makinesi gibi işlemeye başlar. Tıpkı bir elektrik devresi gibidir, kimin kurduğundan, kabloları kimin döşediğinden bağımsız olarak fişe takıldığı anda yani bir zihinle temas ettiği anda çalışır ve akım üretir. Yazarın ne kastettiği artık biyografik bir dedikodudan ibarettir, okurun ne anladığı ise geçici bir reaksiyondur. Fakat asıl kalıcı gerçeklik eserin o ikisinin arasından sıyrılıp kendi otonom varlığını sürdürmesidir. Proust’un romanı ya da Hitchcock’un filmi yaratıcıları toprak olduktan ve bugünkü izleyiciler yok olup gittikten asırlar sonra bile henüz doğmamış bir zihinde aynı düşünsel sarsıntıyı yaratma potansiyelini indirgenemez sert çekirdeğinde saklar.
Biz-siz dünya sineması eğer var olacaksa 28 Years Later bunun erken dönem bir örneği olacaktır. Bizim için yapılan, patlamış mısır kokan devasa eğlence endüstrisi olarak sinema bir yandadır. Diğer yanda ise kendi içinde fenomenolojik öğeler taşıyıp çözülmeyi bekleyen mesafeli art house sinema vardır. Ama tüm bunları aşarak düşünen, biz-siz olanı yani insanın yokluğundaki evreni düşleyen bambaşka bir sinema doğuyor. Madde ağır ve karanlık olduğu için aynı zamanda dinamizmden en yoksun, en durağan haldedir. Artık çekirdeğine kadar indirgenmiş atomlar kadar hareketsiz, sessiz ve soğuktur. Yaşadığımız tüm o ölü formlar, ideolojiler, inançlar tükendiğinde, 28 Years Later’daki dünya mutlak sıfıra ve toplam entropiye doğru yuvarlanan, içi boşalmış yanık bir kabuktan ibarettir. Kabuğa bakmak, aynada kendi yok oluşumuzu izlemek gibidir ve felsefe tam da bu zamanlarda işlevini bırakıp yerini saf korkuya bırakır.