Tragedyanın Doğuşu’nda Apolloncu ve Dionysosçu Diyalektik

Friedrich Nietzsche, Tragedya’nın Doğuşu isimli eserinde, sanatın ve trajedinin doğuşunu Antik Yunandaki Apollon ve Dionysos mitine dayandırır. Şarabın, deliliğin ve eğlencenin tanrısı olan Dionysos ve düzen, güneş, sanat gibi kavramlarla ilişkilendirilen Apollon arasındaki bu çelişki, Nietzsche’ye göre Batı sanat anlayışının ve düşüncesinin temelinde yer alan yaratıcı gerilimi temsil eder. Bu açıdan trajedya, iki karşıt ilkenin uyumsuzluğundan değil, tam tersine onların sürekli çatışma ve uzlaşma hâlinden doğar. Nietzsche’nin Dionysos ve Apollon mitini yorumlayışı, bir yandan sanatın kökenine dair özgün bir yorum sunarken bir yandan da insan varoluşunun derin çelişkilerine ışık tutar.
Ciro Ferri: Triumph of Bacchus I Tragedyanın Doğuşu Yazısı

İkiliğin Doğuşu

Bacchus - Francesco Melzi I Tragedyanın Doğuşu Yazısı
Bacchus – Francesco Melzi

Her ne kadar genellikle şarap, üzüm ve eğlenceyle anılsa da Yunan mitolojisinde Dionysos figürü, bizzat ikiliğin tezahürü olarak durur; zira o, iki kez doğmuş bir Tanrı’dır. Hem eril hem de dişil ilkelerin cisimleşmiş hâlidir. Semele’nin rahminden, yani kadın bedeninden, ardından da Zeus’un erkek bedeninden gerçekleşen doğum öyküsü, onu maskülenite ve feminite arasındaki dualitenin bir sembolü haline getirir (Otto Walter F. 202). O, Olimpos’un düzenli yapısına ve Delfi kentine yabancı olan, dışarıdan gelen bir Tanrı’dır. Şehirlere geldiğinde yarattığı kaotik ortam, bu düzenli ve kuralcı yapılarda bozulmalara yol açar ve polis’lerin katı hayat düzenini coşkulu ayinlerle yeniden canlandırır. Bonnefoy’un belirttiği gibi, Dionysos’un imparatorluğu “sınırsız bir mekândır… iktidarının, yani dunamis’inin kendisine verdiği yetkiyle genişleyen ve sanki bu genişleme eyleminden beslenen” bir mekân (Bonnefoy 156). Bu sınırsız ilahi güç ifadesi, onun maskeli takipçilerinin toplandığı her mekânda tezahür eder; bu anlamda onun ibadet mekânları, dünyevi yerlerin ve Apolloncu sınırların ötesine geçer. Bu yönüyle Dionysos yalnızca şarap ya da delilik tanrısı değil; akıl dışının, bilinçdışının, düzenli polis’e sızmasının bir sembolüdür. Dionysos bu anlamda kimlik ve öteki, yaşam ve ölüm arasındaki çelişkinin vücut bulmuş hâline gelir ki bu çelişki, onun kurgusal varoluşundan sonra gelecek çağlarda “trajik gerilimin ilk filizleri” olarak adlandırılacaktır.

Apollo - Giovanni Battista Tiepolo I Tragedyanın Doğuşu
Apollo – Giovanni Battista Tiepolo

Buna karşılık, Antik Yunan’da, Hegel’in “tüm tanrıların en Yunan’ı” diye adlandırdığı Apollon vardır. Hekaergos, yani “kötülüğü kovan” lakabıyla anılan Apollon, düzen, şifa ve sanat ile yakından ilişkilidir; iyileştirme yetkisi sıradan tedavi yöntemleriyle sınırlı kalmaz, kendisi bizzat ölümü savuşturması yetkisine bile sahiptir. (‌Bonnefoy, Yves 140). Dionysos taşkınlık ve aşırılığı kucaklarken, Apollon sınırların koruyucusudur: şehirlerin, hayvanların ve ekinlerin bekçisi ve veba gibi salgın hastalıkların karşısında durur. Onun iyileştirici, arındırıcı gücü hem maddi hem de ahlaki kirlenmede kendini gösterir. Kehanet, müzik ve güneşle ilişkilendirilen Apollon, berraklık ve öngörü figürü olarak öne çıkar; ama antik metinler onun şiddet ve ölümle de bağlantılı olduğuna işaret eder. Bu bakımdan kötücül ikiz kardeşi Dionysos’a da benzer. Şifacı rolünde bile, Euripides’in Alkestis oyununda, ölümü yalnızca ertelemekle yetinir. Tragedyada, Alkestis’i almaya gelen Ölüm, Apollon’a öfkeyle haykırır: 

Neden burada oyalanıyorsun Phoibos? Ve neden şimdi elinde yayınla oturmuş koruyorsun bu kadını?

‌Bonnefoy, Yves 140

Görünürdeki karşıtlıklarına rağmen, Apollon ve Dionysos aslında birbirinden ayrılmaz iki tanrı figürüdür. En belirgin kanıt, ikisinin Delfi’de aynı tapınağı paylaşmasıdır. Antik metinler, bu çatışan iki tanrı arasındaki geri dönülmez ilişkiyi kayda geçmiştir: 

Onların alanları keskin biçimde birbirlerine karşıt olsa da, gerçekte ebedi bir bağla birbirine bağlıydı.

Otto Walter F. 208

Her ikisi de aynı kozmik anlayışın prensiplerini temsil eder: Apollon ışığın ve aklın eşiğinde dururken, Dionysos karanlığın ve kaosun sınırında yer alır. Yine de her biri diğerinin izlerini taşır; Apollon’un düzeni ölümün üzerini örter, Dionysos’un coşkusu ise yok oluşu ateşler. Bonnefoy’un da belirttiği gibi (‌Bonnefoy, Yves 136), yaratma eyleminin kendisi deliliği içinde barındırır; her üretme eylemi, her sanatsal deha kıvılcımı veya felsefi kavrayış, Dionysos’un çılgınlığıyla dokunulmuştur. Bu anlamda, Apollon ve Dionysos birbirine karşıt tanrılardan çok yaratımın ve yıkımın sürekli diyalektiğinde birbirini tamamlayan ve birbirlerini ateşleyen güçlerdir.

Bu ikilik en yüksek ifadesini trajedide bulur; ki trajedi doğrudan Dionysos kültünden, Eski Yunan’da gizemli bir din olan Orfeizm’den doğmuştur. Dionysos’un ünlü maskesi bu gerilimi simgeler: maske tanrının suretini hem gizler hem de açığa çıkarır, hem görüneni hem görünmeyeni işaret eder. Dionysos takipçisine, izleyiciye, maskesi aracılığıyla bir yandan görünürken öte yandan da gizli kalır. Otto’nun ileri sürdüğü gibi, trajedi yalnızca insan ıstırabını tasvir etmez; “ikiliğin ilk fenomeni olan Dionysos’un evrensel hakikatini” aktarır.

Maskenin çılgınlığına kapılan trajedi aktörü yükselir ve kendinden geçer; O artık hem kendisi hem de bir başkası olmuştur.

Dionysus Mozaiği I Tragedyanın Doğuşu
Dionysos Mozaiği

Bu, aynı zamanda trajedinin yaratmış olduğu mucizevi ikiliktir: yaşamın görkemini ve ölümün kaçınılmazlığını tek bir katartik anda sahneye koyma gücüne sahiptir. Trajedinin gücü, yalnızca orta çağda geçen şövalye öykülerinde değil, çılgın Tanrı’nın tüm insanların taktığı ikilik maskesini görünür kılma ve ruh ile bedenin sonsuz dansını sahneleme kudretinde yatar.

Nietzsche’nin Mit Yorumu: Tragedyanın Doğuşu

Tragedyanın Doğuşu Yazısı

Tragedyanın Doğuşu’nda Nietzsche, Apolloncu ve Dionysosçu ikiliği, düş ve sarhoşluk kavramları üzerine kurar. Nietzsche’ye göre Apollon kehanetin tanrısıdır; düş, esin ve sanatla bağlantılıdır. Dionysos ise, deliliğin tanrısı olarak, sarhoşluğu yani öteki deyişle vecdi cisimleştirir; ki ingilizce karşılığı olan ecstasy kelimenin kökeni de “bedeninden dışarı çıkmak” anlamını taşır. Nietzsche, orijinal eserde Almanca Rausch kelimesini kullanır; bu kelime eserin Türkçe çevirisinde “esrik” olarak verilmiştir. İlginçtir ki bu kelime Arapçadan dilimize girmiştir, sema anlamına gelir ve Eski Yunancadaki Aithêr sözcüğünden türemiştir. İngilizceye çevrildiğinde “dışarıdan bir maddeyle sarhoş olmak” gibi tanımlansa da, Nietzsche bu hâli yani Rausch’u insanın ulaşabileceği en yüksek durum olarak tanımlar:

“Schopenhauer aynı yerde, insanın görünüşü bilme biçimlerinden ansızın kuşkuya düştüğünde, başka bir deyişle, verili bir durumda, nedensellik yasasının bir istisna oluşturuyor göründüğünde kapıldığı büyük dehşeti betimliyor bize. Bu dehşete, principii individuationis’in aynı parçalanışı sırasında insanın en derinliklerinden, doğadan yükselen haz dolu büyülenmeyi de eklersek, bize en yakın olarak ancak esriklik benzetmesiyle verilmiş Dionysosçu olanın özüne bir bakış atmış oluruz.” (Nietzsche 21)

Nietzsche, Schopenhauer’un principium individuationis kavramına ve Hindu felsefesindeki “Maya Perdesi” inancına gönderme yaparak, bu vecd yani esriklik hâlinde dünyevi görünüşlerin perdelerinin kalktığını, insanın ancak doğanın derinliklerinden gelen bir hazla bu Dionysosçu hâle erişebileceğini söyler. Nietzsche’nin felsefesinde bu sarhoşluk hâli dışsal ya da doğaüstü araçlara bağlı değildir; aksine tamamen fizyolojik bir süreç sonucu meydana gelir. Ona göre kişinin içinde öznel olan ne varsa parçalayan bu Dionysosçu heyecanlar, “sarhoş edici içkilerle”, müzikle, Dionysos festivallerinin coşkulu atmosferiyle ya da ilkbaharın gelişiyle uyanır (Nietzsche 21). Nietzsche daha sonra, bu Dionysosçu sarhoşluk sayesinde doğanın, “yabancılaşmış” ve “boyunduruk altına alınmış” hâlinin, “kaybolmuş oğluyla, insanla” ile yeniden barıştığını söyler. Bu noktada Nietzsche, felsefesini doğayla bir olma üzerine inşa eder; Apolloncu olanı yapay, oturmuş ve gelenekselleşmiş bir düzen olarak görür, Dionysosçu olanı ise ilkel bir hâle geri dönüş olarak yorumlar. Nietzsche “Artık bir sanatçı değildir insan, bir sanat yapıtı olmuştur” diyerek (Nietzsche 18), insan ve doğa arasında Dionysosçu coşku ile gerçekleşen bir ilksel birliği vurgular; sanatçı ile sanat arasındaki sınır kalkar, sanatçı bizzat sanatın cisimleşmiş haline dönüşür.

Sonrasında Nietzsche, Apollon odaklı Helenistik kültüre dair yorumlarda bulunur:
Kalbinde başka bir din taşıyarak bu Olimposlulara yaklaşan ve onlarda ahlak yüksekliği, hatta kutsallık, bedensellik dışı bir manevileşme, merhamet dolu sevgi bakışları bulmaya çalışan biri, çok geçmeden canı sıkılmış ve hayal kırıklığına uğramış bir halde onlara sırt çevirmek zorunda kalacaktır. Burada hiçbir şey çileciliği, maneviyatı ve ödevi anımsatmaz: burada yalnızca zevk ve sefa, coşku ve sevinç içinde sürdürülen bir varoluş konuşur bizimle; mevcut olan ne varsa, iyi kötü demeden tanrılaştırılmıştır bu varoluşta. (Nietzsche 27)

Apollo slaying Python – Hendrick Goltzıus, 1558
Apollo Slaying Python – Hendrick Goltzıus, 1558

Yunan mitlerine baktığımız zaman bilgeliğin karanlık kuyularında boğulup kör olan Oedipus ve Zeus’un intikam almak için Kafkas Dağı’na zincirlediği Prometheus gibi karanlık, trajik öyküler görürüz. Nietzsche’nin sözünü ettiği Apolloncu Helenistik düzen, parıldayan Olimposlu tanrı figürleri tüm bu Dionysosçu coşkuların, kaotik anlatıların üstünü örten ve gizleyen bir maske gibi işlev görür. Halbuki bunlar, Nietzsche’nin de belirttiği gibi, yaratılışın en başından beri Dionysosçu güçlerce şekillendirilmiştir.

Sonuç olarak, bu güçler zamanla birbirini doğurur ve sürekli olarak birbirini kışkırtır. Başlangıçta hüküm süren vahşi Dionysosçu ruh, Apollon tarafından bastırılır; fakat Dionysos trajedi, ritüeller, Maenad’ların çılgın şarkıları aracılığıyla yeniden “hayata çağrılır.” Yukarıda sözünü ettiğimiz Orfeizm’in takipçileri insan ruhunun Dionysos’un bir parçası olduğuna inanmışlardı. Bu inanışa göre, ancak ve ancak saf ve öz bir yaşam sürerek bireyin ruhu özgürleşebilir, başka, daha korunaklı bir âleme dönerek kurtuluşa erişebilir, Dionysos’la yeniden birleşebilirdi. Leonard Peikoff, bu inancın “hem tarihsel hem de felsefi olarak Batı medeniyetindeki ruh-beden karşıtlığının ilk örneği olduğunu” ileri sürer (Peikoff 65).

Dans ve Dansçı, Sanat ve Sanatçı

Yükseğe kaldırın yüreklerinizi kardeşlerim, yükseğe, daha yükseğe! Bacaklarınızı da unutmayın! Bacaklarınızı da kaldırın, ey iyi dansçılar: iyisi mi, amuda da kalkın.

Nıetzsche, 306

Kendisinin de Dionysos’un bir öğrencisi ve takipçisi olduğunu söyleyen ve Antik Yunan kültürünün tutkulu bir okuyucusu olan Friedrich Nietzsche, eserlerinde “müzik” ve “dans” kavramlarına büyük önem atfeder. Nietzsche’ye göre bu vahşi Dionysosçu dithyrambik ezgiler, bir zamanlar sakin Apolloncu arp ezgilerini bastırmış, böylece Dionysosçu ruhun üstünlüğünü güvence altına almıştır (Nietzsche 30). Nietzsche’nin “müzik” anlayışı, mevcut düzeni ya da iktidar olanı bozma işlevini taşır; farklı türdeki müziklerin zihinde farklı düşünceler uyandırmasını bu etkinin bir örneği olarak alabiliriz. Bedeni ruh ya da zihin dediğimiz şeyden tamamen ayrı gören Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te şöyle der: 

Ama uyanmış, bilen kişi der ki: Bütünüyle bedenim ben, başka hiçbir şey değilim onun dışında; ruh da bedendeki bir şeye verilen addır sadece.

Nıetzsche, 32
Dionysos Maenads -John Collier, 1886
Dionysos’ Maenads – John Collier, 1886

Dionysosçu ve Apolloncu disiplinler aracılığıyla beden ve ruh ikiliğini açıklayan Nietzsche, dansı da sınırsız neşeyi ifade etmenin mükemmel bir yolu olarak görür. Ritmin tamamen bedenin kontrolünü ele aldığı noktada, bu “dans etme” eylemi yüce bir deneyime dönüşür. Nietzsche, Zerdüşt aracılığıyla okuyucularına şöyle seslenir:

Eşeklere kanat takan, dişi aslanların sütünü sağan, tüm bugünün ve tüm ayak takımının üzerine bir kasırga gibi esen bu ele avuca sığmaz hayırlı ruha övgüler olsun, –– diken kafalara ve kılı kırk yaranlara düşman, tüm solmuş yapraklara ve yabani otlara düşman: bataklıkta da kederde de çimler üzerindeymiş gibi dans eden bu vahşi, hayırlı, özgür kasırga tinine övgüler olsun! 

Nıetzsche, 331

Bu anlamda dans, bedensizleşmenin, yükselmenin bir yolu ve — şimdiye kadar anlattıklarımız ışığında — Dionysosçu “esrik” hâline ulaşmanın bir aracı olarak görülebilir. Nietzsche’nin “Artık bir sanatçı değildir insan, bir sanat yapıtı olmuştur” sözünü yeniden hatırladığımızda, sanatçı ile eserin ve özne ile nesne arasındaki ince çizginin bu vecd halinde çözülmeye başladığını görürüz. Benzer bir anlatı, William Butler Yeats’in sanatçının yarattığı eserle o denli iç içe geçtiğini, ikisini ayırmanın neredeyse imkânsız olduğunu dile getiren “Among School Children” şiirinde karşımıza çıkar. Şiirin son dizelerindeki retorik soru:

O body swayed to music, O brightening glance / How can we know the dancer from the dance?

Tıpkı elma ağacı ile meyvesinin ayrılmazlığı gibi, sanat ve sanatçı, nihayetinde de beden ve ruh arasındaki bütünlüğü vurgular.

Kapak Fotoğrafı: Triumph of BacchusCiro Ferri

Referanslar:

‌Bonnefoy, Yves: Greek and Egyptian Mythologies. University of Chicago Press, 1992.

Peikoff, L. “Founders of Western Philosophy: Thales to Hume.” Ayn Rand Institute Press, 2023.

Otto, Walter F. Dionysus: Myth and Cult. Translated with an introduction by Robert B. Palmer, Indiana University Press, 1965.

Nietzsche, Friedrich. Tragedyanın Doğuşu. Çev. Mustafa Tüzel, İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

Nietzsche, Friedrich. Böyle Buyurdu Zerdüşt. Çev. Ahmet Cemal, İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.

İlginizi Çekebilir!
Ebedi Şimdi: Belleksiz Bir Çağda Fotoğrafçılık