Spinoza’nın bir terapi vadisi vardır. Bu, vadide tutkuyu bastırmak yerine anlamak ve dönüştürmeyi hedefler. Bir olayı “bana bunu yaptılar” diye değil doğanın genel yasaları içinde, etkileşimlerin zorunlu örgüsü olarak kavrar ve böylece pasif keder etkin bir kavrayış sevincine dönüşür. Bu dönüşüm duyguyu yok etmez. Yapısını değiştirir. “Fortitudo” adını verdiği iki etkin duygu, direngenlik ve soyluluk, burada belirir. Direngenlik, kendi varlığımızı aklın rehberliğinde sürdürme kararlılığıdır. Soyluluk, başkalarının da güçlenmesini isteme ve buna göre davranma.

Sevinç Türkmen’in “Aşkın Ontolojisi: Spinoza’yla Bir Yürüyüş” kitabı bu Spinoza felsefesini ağırlıklı olarak ikili diyaloglarla ifade eden, genç ve romantik bir ilişki üzerinden felsefenin birçok konusunu ele alan keyifli bir öykü-deneme metni. Türkmen, düşünce ile duygunun sözde çatışmasını bir edebî durum üzerinden sahneleyip sonra disiplinli bir kavramsallaştırmayla çözüyor. Bu yürüyüş hem aylak hem de yönlendirilmiş olmayı aynı anda beceriyor ve alacağımız notlar, türetebileceğimiz sonuçlarla olabildiğince uzağa gidiyor.
Metne hâkim olan felsefi tema olan içkinlik fikri elbette Spinoza’dan ibaret değil. İçkinlik fikri geniş bir metafizik soy hattıyla çağrılıyor. Kimi diyaloglar özel olarak incelenmeyi hak ediyor.
…Düşünce ve uzam diyorum, doğanın sıfatlarından başka bir şey değildir ve her ikisi de doğanın özünü ifade eder. Bizler de bu sıfatların hallerinden ibaretiz.”
“Yani?”
“Yani sen ve senin sahip olduğun her şey doğanın bir ifadesinden başka bir şey değil.
Spinoza’ya göre düşünce ve uzam, tek olan doğanın iki sıfatı olarak aynı özün iki görünümüydü. Bizler de bu özün kipleri, yani onun belirli bir ifade tarzları oluyorduk. Felix Guattari gibi French Theory (ya da Ali Akay’ın ifadesiyle) Tekil Düşünce olarak adlandırılabilecek düşünce ekolünün bir öncüsü, doğrudan birey miti adını verdiği seminerlerini 70’ler boyunca Fransa’da sürdürürken Spinoza’dan faydalanıyordu. Nihayetinde, her tekil varlığın doğada ve doğa aracılığıyla var olduğunu ama aynı zamanda kendi bileşim oranını koruyarak bir kişi olarak varlığını sürdürdüğünü söylüyordu Spinoza. Buradaki hem birlik hem çokluk vurgusu Türkmen’in kitabında bizzat aşkın da anahtarı oluyor. İki kişi iki ayrı kip olarak karşılaşır, ortak bir düzen tutturarak kudretlerini artırır. Ne salt eriyip bir olur ne de yalıtık kalır. Aynı özün altında eşzamanlı bir ilişki kurulur ve bu ilişki düşüncenin alanında anlam olarak, uzamın alanında ise bedenlerin uyumu olarak ifade bulur.
Metnin 3 ayrı omurgasını belirleyip bunları tek tek inceleyebiliriz. İlk olarak, zaman temasının işlenişini ele almalıyız. Düşüncede hâkim yargı olan geçmişe bağlanmanın zamana tutsak olmak olacağı fikri, hatıra kültünü sorgularken öyküdeki sevgililerin birlikte yaşadığı yoğun anların zamansal hissi nasıl askıya aldığına bakıyor. Burada söz konusu olan romantik bir zamansızlık övgüsü olsaydı kolayca kitsch’e düşülebilirdi. Türkmen, bu tehlikeyi duygunun metafiziğini nedenselliğe bağlayarak bertaraf ediyor. Aşkın neşesi eyleme kudreti yükselttiğinde zaman duygusu gevşiyor. Bu gevşeme ancak nedenlerin bilgisiyle kalıcı bir özgürlük pratiğine dönüşebiliyor. Bergson’un süre fikrini hatırlatacak biçimde şimdi genişliyor, fakat metin Bergsoncu sezgiciliğe savrulmadan, içkin nedenin açıklama gücüne yaslanıyor. Bu tercih zaman fikrinden kurtulmak fantezisi yerine zamanın ürettiği edilginlikleri dönüştürme görevini öne çıkarıyor.

“Beden düşünür” tezi kitabın en verimli provokasyonlarından. Düşüncenin ve duygunun beden üzerinden anlaşılması Kartezyen ikiciliğin gölgesini dağıtıyor. Spinoza’nın paralellik tezi burada belirgin fakat yalnızca ona da dayanmıyor. Stoacıların logosu dünyanın içkin bir düzen olarak anlaşılması için bir arka plan sunuyor. “Mit yok, gizem yok, nihilizm yok” çıkışı ise kitabın en keskin politik çıkışlarından. Bu cümleler teolojik-siyasal hurafenin iktidar üretme tekniğini ifşa ediyor ve bilginin ortaklaşa paylaşılabilirliğini etik bir ilke haline getiriyor. Spinoza’nın Teolojik-Politik İnceleme’de yaptığı ayrımı hatırlatan bu tavır “bilinemez fazlalık” temkinini de kulak arkasına atmayacak bir alçakgönüllülükle yorumlanınca gücünü artırıyor. Türkmen’in üslubunda baskın olan özgüven, okuyucuyu körlemesine bir rasyonalizme değil de bir öğrenilebilirlik ilkesine çağırıyor. Nihilizm teşhisini bir karikatüre indirgemeden, anlamın doğada ve doğa aracılığıyla üretilen düzenlere bağlandığını gösteriyor. Bu yönüyle metnin gizem romantizmini estetik bir kabuk olarak bırakıp açıklama cesaretini etik ve politik bir tutum haline getirdiği söylenebilir.
İçkin neden kavrayışı kitabın bir diğer omurgası. “Her şey doğada ve doğa aracılığıyla var olur” fikri, aşkı da bu tek sahnenin içinden okuyor. Sevgililer iki ayrı cevher değil, tek doğanın iki kipi olarak karşılaşıyor. Bu karşılaşma, bileşim oranlarının artışıyla güçlenen bir birliktelik, bir çeşit var oluş. Deleuze ve Guattari’nin yine Spinoza’dan faydalanarak türettikleri içkinlik düzlemi kavramı burada yankılanıyor. Böyle bakınca aşk, ne yalnızca bir duygu ne de yalnızca bir akıl projesi. İlişkideki kudret artışının ölçüsü, ortak kavramlar kurabilme yeteneği ile bedenlerin uyumu arasında gidip gelen bir ritim.
Üçüncü ve son omurga olarak “Aklın ve iradenin özünün birliği” tezini seçebiliriz. Bu, metnin en tartışmaya açık aynı zamanda en verimli iddialarından. David Hume’un nedenselliği alışkanlığa indiren yaklaşımına karşı burada zorunluluğu yeniden düşünme çağrısı var. Kant’ın pratik akıl adına açtığı aşkınlık yedeği ise bilinçli biçimde reddediliyor. İrade, anlama derecesinin ifadesi manasını kazanıyor. Bu nedenle özgürlük de dışsal seçme gücü değil nedenleri kavradıkça genişleyen bir hareket alanı olarak anlaşılıyor. Bu çerçevede aşkın özgürlüğü, bir “istemek” hamlesinden çok, birlikte anlama ve birlikte eyleme kudretinin artışı anlamına geliyor. Tez cesur ve berrak. Kimi okur bu cesareti determinist bir katılık sanabilir ancak metnin diyalog formu katılığı kırıp pratik bir esneklik üretiyor.
Anlatının biçimi içeriğe hizmet ediyor. Diyaloglar didaktik olmaya teğet geçen bir sadelikte. Sloganlaşmaya yaklaşan yerler var, özellikle bahsettiğim gizem yok gibi keskin cümlelerde. Fakat hemen ardından gelen kavramsal açıklamalar retoriği taşlandırmadan yoluna devam etmeyi sağlıyor. Dilin akıcılığı sayesinde okur soyut bir şemalar albümünde kaybolmuyor, düşünce hep bedensel bir sahneden besleniyor. Bu tercih, Türkçe felsefî düzyazıda az rastlanan bir dengeyi kuruyor. Metin kendini kapatmıyor, başka geleneklerle konuşmaya açık duruyor. Aristoteles’ten Stoacılara, İbn Arabî’den Bergson ve Deleuze’e uzanan çok sesli arka plan Spinoza merkezli omurgayı hem destekliyor hem de ondan ibaret olmadığını hatırlatıyor.

Son kertede Aşkın Ontolojisi, aşkı bir epistemik olay olarak okuma önerisiyle değerli. Sevmek, bilmekle komşu hale geliyor. Bilgi, romantik sisin düşmanı değil de onun içindeki bir ışık kaynağı olarak sahneleniyor. Zamanın tutsaklığından çıkış, mistik bir kaçışla değil, nedenleri birlikte anlama emeğiyle mümkün kılınıyor. Duygu ile düşünceyi karşı kutuplar gibi değil, aynı doğanın iki parlak yüzü gibi yan yana getiren bu deneme, okuru hem daha cesur hem daha sakin kılan bir içkinlik dersi veriyor. Aşkın ontolojisi, sonunda, aşkın etik bir geometrisi olarak beliriyor ve bu geometri ne soyut ne kuru. Yaşayan bedenlerin, paylaşılan kavramların ve artan kudretin geometrisi. Bu yüzden kitap yalnızca aşk üzerine değil, birlikte nasıl yaşayacağımız üzerine de konuşuyor ve konuşurken dilini metafizikten gündeliğe, gündelikten metafiziğe ustaca taşıyor.
İki sevgili birlikteyken zamana tabi değilmiş gibi yaşıyor. Neşe, daha büyük bir yetkinliğe geçiş olduğunda varoluş kudretimizin artışı söz konusu oluyor. Kudret arttığında zihin bedenle daha iyi uyuşur, parçalı imge akışları yerine daha bütünleyici ortak kavrayışlar belirir. Bu yoğunlaşmış anda “zaman duygusu” geri çekilir. Spinoza’nın ünlü “ebediyet” fikrini burada hatırlamak gerekir: ebediyet, sonsuz uzayıp giden bir saat değil, şeyleri Tanrı-doğa’nın zorunluluğu içinde “ebediyet bakımından” görme kipidir. Sevgililerin yaşadığı “zaman dışılık”, bu bakışın bir kıvılcımı gibi düşünülebilir. Önce ve sonra ayrımını üreten hayali taksimatlar bir anlığına sönümlenir, şeylerin birbirini nasıl zorunlu olarak izlediğini ve bedenlerin nasıl bir ortak düzen yakaladığını deneyimleriz. Bu yüzden bu anlar, metindeki ifadeyle, özgürlüğün “zamana tabi olmak”la çelişkisinin bir imgesi gibi görünür.

Yine de Spinoza burada bizi uyarırdı. Aşk, tanımı gereği, dış bir nedenle artan bir neşedir. Yani çoğu zaman hala bir “tutku”, edilgin bir duygulanımdır. Spinoza’nın tutkular fenomenolojisi bu yüzden hem serinkanlı hem devrimcidir. Serinkanlıdır çünkü duyguya doğa olgusu gibi bakar. Devrimcidir çünkü özgürlüğü, duygusuzlukta değil, duygunun nedenlerini bilip onu eyleme dönüştürmekte bulur. Ahlakın asıl ölçüsü erdem olamazdır. Aslolan, etkinlik (yapma) gücüdür. Erdem de zaten bu gücün kendisidir.
Kapak Fotoğrafı: The Kiss – Francesco Hayez