Gerçekliğe, temiz veya kirli bir pencere camından bakar gibi, yazının içinden bakılmaz. Kelimeler asla şeffaf değildir. Onlar kendi alanlarını değil deneyimin alanını yaratırlar. Yazılı kelimenin netliği başlı başına üslupla pek ilgili değildir. Barok bir metin net olabilir; basit bir metin ise anlaşılmaz olabilir. Netlik, benim görüşüme göre, bir metindeki kelimelerle yaratılan alanın düzenlenme biçiminin bir armağanıdır.
John Berger
Ece Ayhan’a göre büyük düşünürlerin felsefecilerden ziyade şairlerin içinden çıkması şaşırtıcı değildi. Çünkü şair düşünceye aklın soğuk dizgesinden yani rasyonaliteden değil vecdin yani coşkunluğun içten yanışıyla ulaşıyordu.

Ondan bir asırdan fazla önce yaşamış olan Friedrich Hölderlin, Ayhan’ın bu iddiasına karşı çıkacak cesareti gösterir gibidir. Şiirle felsefenin akrabalığını kabul etmekle birlikte onların aynı kökten türemiş ama en uzak dağlarda yaşayan iki kardeş olduklarını söyler. Felsefe ile edebiyatın arasındaki yakınlığı aynı ölçüde bulunan bir mesafeyle işaret eder.
Bu iki karşıt bakışı uzlaştırabilecek başka düşünceler hayal edebiliriz. Örneğin edebiyatın felsefeye kattığı somutluğun yalnızca bir didaktik araç olmadığını söyleyebiliriz. Kartezyen felsefenin soyut ve çoğu kez soğuk diliyle ifade ettiği insan hayatı, varoluş ve özgürlük gibi meseleler sanatın dokunuşuyla ete kemiğe bürünebilir. Edebiyat, felsefenin kavramlar içinde erittiği tekil yaşantıları yeniden görünür kılar. Bireysel örneklerle dile getirir, onları duygu ve hikâye aracılığıyla hissedilebilir hale getirir. Felsefi romancı, okuru salt rasyonel bir düşünce sürecine değil aynı zamanda kişisel ve duygusal bir tecrübeye davet eder. Bazı Beat kuşağı yazarları, özellikle William S. Burroughs kendine has teknikleriyle bunu çarpıcı biçimde göstermiştir. Bu ne yalnız başına bir felsefecinin ne de tek başına bir romancının gerçekleştirebileceği bir işlevdir. Yalnızca ikisinin sınırında, düşünce ile hayalin, teori ile kurgunun iç içe geçtiği o eşikte mümkündür.

İhsan Oktay Anar’ın sekiz romanını, ama özellikle ikisini, Suskunlar ile Puslu Kıtalar Atlası’nı semptomatik bir okumaya tabi tutan dikkatli okuyucu yazarın romanları aracılığıyla farklı felsefi düzlemler inşa ettiğini fark eder. Biri epistemolojiyi kurcalarken diğeri ontolojiyi sahneye çağırır. Daha açık söylemek gerekirse Puslu Kıtalar Atlası, Uzun İhsan Efendi’nin neredeyse büyüsel kudretiyle bir “bilgi evreni” inşa ediyor gibi görünür. Temsilleriyle, epistemolojinin çatlaklarını genişleterek okuru hakikatin açığa çıkış biçimlerine sürükler. Suskunlar ise en baştan müziğin ve sükûtun içinden olmayı düşünmeye davet ederek varlığın açılışını kelimelerle estetize eder.
Harita, rüya, optik aygıt ve ansiklopedik bilgi rejimlerinin dünyayı tüketmek isteyen özne merkezli “tasvir hırsı” birer birer işlemez kılınır. Dünya Heidegger’in ifadesiyle önümüzde duran nesneler yığını değil, zaten içinde bulunulan bir kuruluştur. Şehir, eşya, zanaat, gündelik ilişkiler, yani bütün donanımlar, epistemik haritanın üstüne zincirlenmiş objeler olarak değil kullanımda parlayıp sönen bir anlam örgüsü olarak görünür olur. Haritanın ucunda beliren sis, ansiklopedinin tekinsiz fazlalığı, bakış aygıtlarının sakladıkları…Buralarda epistemolojinin kendi kendini sabote ederek ontolojik soruya geri döndüğü sahnelenir. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse epistemolojinin temel merakı, yani “nasıl biliriz?” sorusu kendi ayağına çelme takıyor ve bizi asıl soruya, ontolojiye, “ne vardır, nasıl vardır?” sorusuna geri gönderiyordur.
Heidegger’i, o büyük düşün adamını sadece bir epistemoloji filozofuymuş gibi hatalı bir yaklaşıma indirgemeden epistemolojiyi yıkıcı bir semptom olarak görmek ve bu semptomun açtığı gedikten hakikatin biçimlerine (bulunuş, kaygı, atılmışlık, ufuk) geçmek Anar’ın romanlarının estetiğini çözümlemek için işlevlidir. Bilgi, çoğaldığı yerde kendi kendini karartır.

Suskunlar romanı bir eşiği aşar. Sesi, makamı, usulü, meşk’i kültürel ve tarihsel motifler olmaktan çıkarıp varlığın duyulur açılışı olarak düşünür. Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki mavi nurla beliren semazen hayalet şehrin ontolojisini ritim ve -Walter Benjamin’in kullanmayı çok sevdiği bir ifade olan- haleyle kurar. Dönen gövdenin sabit kalan başı, bakışı delip geçen bir işaret gibi musiki aracılığıyla açılan metafizik bir eşiği gösterir. Mehterin sabah nevbetinde “Hüseynî semaî” ile başlayan uğultu bunun bir göstergesidir.
Bu ses motifi yalnızca bir estetik unsur değildir. Söylentilerin dolaşımı, padişahın kaygısı, haremin berzahına sızan hayalet ihtimaliyle siyasal olanı da titreştirir. Şehir, duyulanın kurduğu bir ekonomi halindedir. Böyle biçimlenir. Heidegger’in dil için söylediği “Varlığın evidir” önermesi bu romanda müziğe çevrilmiş olur. Sözden önce tınlayan düzen, ritmik yerleşmeler ve geri çekilmeler, bir poiesis olarak varlığı açığa çıkarır. Sessizlik yokluk değildir. Her sesin dayandığı her varlığın geldiği ve geri döndüğü bir zemindir. Romanın yaratılış miti, ilahi bestelerin imgelerinde yankılanır. İsmin ve nağmenin kader kurucu bir kudreti vardır. İlk sesin nereden geldiğini ve ismin kimde hakikat bulduğunu sorar. Bu susuşlar özne merkezli fail fikrinin eridiği noktadır. Dasein’ın çağrılı oluşuna, yani varlığın çağrısına açık, önceden üstlenilmiş bir tasarı içinde yaşadığı gerçeğine işaret eder. Ne bir teorik anti-hümanizm ne de bir fail övgüsüdür söz konusu olan.
Böylece Puslu Kıtalar Atlası’nda temsile dayalı bilme şemaları çözülürken Suskunlar’da açılışın kendisi müzikal bir ontoloji olarak işitilir. Bilgi, gözün iktidarından ayrılıp duyulur bir eşik deneyimine teslim olur. Görmenin haritaları işitmenin mekân kuran devinimine bırakır yerini.

Herakleitos–Nietzsche–Heidegger–Axelos çizgisinin dünyayı “kendini açan bir oyun” olarak yorumlaması, düşünce tarihinde benzeri az bulunur bir cesaretin işaretidir. Bunun edebiyattaki tezahürü ise Deleuze’ün ‘Kafka / Minör Bir Edebiyat İçin’ metninde dönemin büyük edebiyatçıları için söylediklerinden dahi öteye geçer. Artık özneyi efendi konumuna yerleştiren modern anlatı çökmüştür. Anlatının merkezi öznenin tahtı değil, insan ile dünyanın birbirini kurarken birbirinden ayrılmayı da sürdüren ilişkisinin değişmez münasebetidir. Klasik romancılığın fail öznesi Anar’ın edebi dünyasında bir eşiğe dönüşür. Özne artık dünyayı açıp kapatan göstergelerin, bakışın, rüyanın, ismin, makamın çağrısıyla beliriveren bir varoluştur.
Puslu Kıtalar Atlası’nda özne, tek bir kahramanın iradesinden çok görme motiflerinin kıvrımlarında dolaşır. Harita, ansiklopedi, optik aygıtlar ve rüya ekonomisi, benliğin efendiliğini değil dünyanın nasıl görünür kılındığını tayin eder. Böylece özne, haritayı çizen el olmaktan çok haritanın çağırdığı bakışı taşıyan eşiğe dönüşür. Anlatı, “ben yaparım” diyen sesi sistemli biçimde sekteye uğratır. Bilgi çoğaldıkça öznenin merkezi boşalır. Bir isim, bir görüntü, bir sayfa, bir aygıt, bir sis… her biri öznenin yerini alıp onu dağıtır, sonra yeniden kendine çağırır. Bu gelgitte özne, kişi olarak değil de görünürlük düzeneklerinin kesiştiği yerde beliren bir aydınlanma ve hemen ardından gelen bir kararma biçiminde yaşanır.
Suskunlar’da ise özne, işitmeye devredilir. Söz’den önce tınlayan makam ve usul, meşk’in ritmi, benliği merkezinden çeker ve onu “çağrıyı işiten” bir varlık kılar. Burada özne, besteleyen bir iradenin adı değil, sessizliğin altından yükselen açıklığın yankısıdır.

İhsan Oktay Anar, romanlarıyla şunu fısıldar; dünya bizlere bir atlas ya da kitap olarak açılır. Hakikat ise sözün gürültüsünde değil ritmin ve sükûtun derinliğinde işitilir. Onun edebiyatı doğunun kendine özgü sembollerini ve motiflerini yalnızca bir folklor malzemesi olarak değil düşüncenin en yoğun damarlarıyla buluşturarak adına poetik materyalizm diyebileceğimiz bir anlatı inşa eder. Bu anlatı öznenin efendiliği yerine eşlik, mutlak irade yerine meşki sunar. Gözün kapattığı dünyayı, kulağın açtığı bir ontolojiyle sarmalanmıştır.
Edebiyatı olmasa da dünyayı bir açılım olarak, oyun olarak görmeyi sadece Herakleitos geleneği değil, sol Heideggerciler (Eugen Fink, Kostas Axelos) ve başka çağdaş kuramcılar (Baudrillard) da sürdürdü. Bu noktada İhsan Oktay’ın felsefi şemasının, yani poetik materyalizminin soruşturulacak çok tarafı var.