Günümüzün hızlı ve konforlu seyahat anlayışının temellerinin atıldığı Orient Express, sınırları savaşmadan aşıyor; yolcularına rahat bir yolculuk deneyimi sunarken raylar üzerindeki küçük saraylarda bir dönemin portresini de çiziyordu. Yıllarca romanlara ve beyaz perdeye esin kaynağı olan Orient Express lüksü, cazibeyi ve gizemi barındırıyordu. Peki döneminin seyahat kurallarını sil baştan yazan bu treni bu denli ilgi çekici kılan şey neydi?
Sorunun cevabı hayallerini gerçeğe dönüştürmek için yola çıkan genç bir vizyonerdeydi. Orient Express‘in yaratıcısı Georges Nagelmackers’ın kurduğu hayalinin peşine düştük.
19. Yüzyıl Sonları ve Seyahat
19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da uzun mesafeler genellikle at arabalarıyla kat ediliyordu. Yolculuklar çukurlarla dolu bozuk yollarda oldukça sarsıntılı ve konforsuz geçiyordu. Seyahatin çile ile eşdeğer algılandığı bu dönemde Paris’ten Viyana’ya at sırtında ulaşmak yaklaşık 14 gün sürüyordu.
Haftalar alan bu yolculuklar ülkelerin iletişimini oldukça kısıtlıyordu. Kral ve kraliçelerin sahip oldukları trenler olsa da bu trenlerin vagonlarında günlerce sürecek olan seyahatler şikâyetleri beraberinde getiriyordu. Ne var ki her çağ, kendi zorluklarıyla birlikte o zorluklara göğüs geren cesur ruhları da sahneye çıkarıyordu.
O güne dek trenler çoğunlukla asker taşımacılığında kullanılıyordu. Ancak tarihte ilk kez, Paris’ten İstanbul’a kadar tüm Avrupa sınırlarını aşan bir yolcu seferi fikrini cesaretle hayata geçiren kişi, Belçikalı genç girişimci Georges Nagelmackers oldu. Onun cesareti her şeyini riske atmasından, sayısız kez iflasla yüzleşmesinden, hep en iyisinin peşinde koşmaktan ama her koşulda inatla direnmeye devam etmesinden geliyordu.
Georges Nagelmackers: Vizyoner Bir Deli

1845 yılında Liège’de doğan Georges Nagelmackers, birilerinin peşinden gitmek yerine birilerini peşinden sürükleyen bir karakterdi. Babası Belçika’nın en eski özel bankasının sahibi olduğu için onun da bankacı olması bekleniyordu fakat o, 19 yaşındayken sivil mühendislik eğitimi almak için üniversiteye gitmek istedi. Bu ailesini ilk ve son kez karşısına alması olmayacaktı.
Nagelmackers büyük kuzeni ile evlenmek istediğini babasına ilettiğinde Katolik geleneklerine aykırı olduğu gerekçesi ile ilişkisi sonlandırılıp genç adam Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderildi. Bir nevi aile sürgününe giden Nagelmackers burada Pullman yataklı vagonları ile seyahat etti. Birbirine rakip demiryolu şirketleri sürekli yeni hatlar inşa ederek yolcuların yalnızca bir hafta içerisinde Pasifik’ten Atlas Okyanusu kıyısına ulaşmasını sağlıyordu. Nagelmackers için bu dahiyane bir şeydi ancak Pullman vagonları ne konforlu ne de hijyenikti; yemek, uyku ve tuvalet alanlarının bulunmadığı bu ilkel koşullar Nagelmackers’ın fikirlerine ilk kamçıyı attı.
Ailesinden bir miktar yatırım için para almış olsa da bu para yalnızca Uluslararası Yataklı Vagon ve Büyük Avrupa Ekspresleri Şirketi’ni (Compagnie Internationale des Wagons-Lits et Des Grands Express Européens) kurmaya yetmişti ama o daha ilerisinin peşindeydi. 25 yaşlarındaki bu genç girişimci Belçikalı şirketlerle, Alman ve Fransız bankalarıyla görüşmeler yapıyordu. Görüşmeler sonucunda finansörler oldukça temkinli yaklaşıyorlardı çünkü yatırımlar hem çok büyük hem de oldukça riskliydi. Bu sebeple bankalar genç girişimcinin projelerini finanse etmeyi reddetti. Amacı, Avrupa genelinde bir yataklı vagon ağı kurmak olan Nagelmackers ise Belçika Kralı II. Leopold’u hissedar olmaya ikna etmeyi başardı. Kral hisselerinin parasını hiç ödememiş olsa da verdiği tavsiyeler, genç girişimcinin demiryolu idareleriyle sözleşmeler yapmasına ve hayalini raylara oturtmasına yardımcı oldu.

İlk başlarda kendi tasarımı olan yataklı vagonlar inşa ettirip bunları demiryolu şirketlerinin ekspres trenlerine bağlamayı hedefleyen Nagelmackers’ın yataklı vagonları önce Paris-Ostende, Paris-Köln ve Paris-Viyana hatlarında hizmet vermeye başladı. Herkesin temkinli yaklaştığı, olmaz dediği bu projelerin sahibi olan genç adamın 30 yıl sonrasında dünyanın en başarılı taşımacılık şirketinin sahibi olacağını kimse tahmin edemiyordu.
1872-1883 yıllarında ise Nagelmackers artık yataklı vagonlar için standartları yeniden tanımlamaya başlamıştı. Viyana’daki Avusturyalı bir vagon üreticisine büyük bir sipariş vererek kalan son parasını daha da konforlu yataklı vagonlara yatırdı.Nagelmackers 19. yüzyıl Avrupası’nın sınırlarını aşma derdindeydi.İlerleyen yıllarda ise Nagelmackers’ın tüm bu demiryolu şirketlerini tek çatı altında birleştirip önce kendi vagonlarını ardından ise genişlettiği ağ ile kendi trenlerini çalıştırmaya başlayacaktı.
Öte yandan, dönemin demiryolu sistemi tam anlamıyla yamalı bohçayı andırıyordu. Her ülkede farklı güvenlik önlemleri, tünel yapıları ve hat genişlikleri vardı. Nagelmackers, bu karmaşık yapıda ilerleyebilmek için her devletin demiryolu şirketiyle tek tek ortaklık kurmak zorundaydı. Belirlenen ilk güzergâh için en az on ayrı sözleşme imzalaması gerekiyordu. Böylesine parçalı bir düzende, bir Belçikalı girişimcinin tüm bu rakip güçlerin sınırlarını aşarak Ortadoğu’ya uzanan bir demiryolu hattı kurmaya kalkışması tam anlamıyla çılgınlıktı. Başta imkânsız görünen bu hayal, onun ince diplomasi hamleleri sayesinde yavaş yavaş gerçeğe dönüşecekti fakat her adımda yeni bir zorlukla karşılaşacaktı.
Nagelmackers’ın çizdiği ilk güzergâh Paris’ten başlayarak Strazburg, Münih, Viyana, Budapeşte ve Bükreş üzerinden Varna’ya, oradan da deniz yoluyla İstanbul’a uzanıyordu. Bu hat için Fransız Doğu Demiryolu Şirketi başta olmak üzere Alsace-Lorraine, Württemberg, Bavyera, Avusturya-Macaristan ve Romanya demiryolu idareleriyle tek tek sözleşmeler yapılması gerekiyordu.
İşin en korkunç tarafı ise ortakların sözleşmelere sadık kalacağının hiçbir garantisi yoktu. Bu sebeple Nagelmackers, Orient Express sözleşmelerinde her ayrıntıyı kayda geçirdi. Her bölümde trenin maksimum ağırlığından vagonların görünümüne ve menüdeki detaylara kadar hepsi en ince ayrıntısıyla yazıldı. O dönemde yapılan bu sözleşmeler, bugün hâlâ uluslararası demiryolu taşımacılığında temel alınan bir müzakere modeline dönüşmüştür.
Orient Express İçin Hareket Vakti

4 Ekim 1883, Georges Nagelmackers için hayati bir gündür. Orient Express 24 yolcusuyla birlikte Paris’te bugünkü Gare de l’Est adıyla bilinen (o zamanki adıyla Strasbourg Garı) gardan artık yola çıkmaya hazırdır. Yolcular arasında trenin başarısız bir girişimle yola çıkamayacağı ya da bir aksilik yaşanacağı konusunda bahisler döne dursun, neredeyse tüm mal varlığını ortaya koyan Nagelmackers’ın ince zekâsı her riski düşünür.
Yolculuk sonrası deneyimlerini anlatarak Orient Express’in reklamını yapacak olan bu 24 yolcu statülerine göre özenle seçilip, davet edildi. Bankalarla arasını iyi tutması gerektiğini bildiği için banka müdürleri, gittikleri ülkelerde yolculuğu anlatmaları için büyükelçiler, dönemin en meşhur gazete ve köşe yazarları ile sanatçıları ve daha niceleri yolcular arasında yerlerini aldı. Yolculuğa şüpheli yaklaşan davetliler arasındaki yazarlar ve gazeteciler bunu bir macera olarak değerlendirirken; bankalar verdikleri krediler konusunda endişeleniyor, diplomatlar sınırları geçen bir trenin güvenliği konusunda tereddüt yaşıyordu. Yolcular arasında olan The Times gazetesinin Fransız muhabiri Henri Stéphane de Blowitz ile gazeteci ve yazar Edmond About alaycı tavırlarıyla yolculuğun fiyasko ile sonuçlanacağını düşünüyordu.

Şimdiye kadarki yolculuklarımda tüm vagonlar dardı ve o kadar sarsılıyordu ki uyumam neredeyse imkânsızdı. Hava kötüydü, ısıtma bozuktu, yemekler vasattı, tuvaletler pislik içindeydi. Neden bu genç Belçikalı daha iyisini yapabilsin ki?
Edmond About, De Ponteıse à Stamboul
Davetlilerin endişeli ve küçümseyici tavırları olsa da atladıkları şey, Nagelmackers’ın her zaman farklı düşünen birisi oluşuydu. Onun hedefi sadece insanları bir yerden bir yere taşımak değildi; yolculuğu mümkün olduğunca konforlu hâle getirmek istiyordu. Bu konfor ile oluşan tüm önyargılar kırılabilecekti.
İnce Detaylar ve Kusursuz Bir Yolculuk Deneyimi

Nagelmackers’ın prensibi basit ama uygulaması bir o kadar zordu: Yolcular trene adım attığı andan itibaren kendilerini evinde hissetmeliydi. Bu nedenle alanının en iyi şef ve garsonlarını seçerek işleri oldukça profesyonelleştiren Nagelmackers’ın Orient Express’inde o güne dek eşi benzeri görülmemiş bir yemek düzeni tasarlanmıştı. Oldukça dar bir alanda personel neyi, nasıl ve hangi zamanlama ile yapacağını bilmek zorundaydı. Müşterilerin yedikleri yemeklere göre en iyi hangi şarabın eşlik edeceğini bilen garsonlar aynı zamanda pırıl pırıl giyinmiş, nazik ve çok dil bilen kişiler olmalıydı.
Vagonlarda sigara içenler ve içmeyenler için ayrı salonlar bulunuyor; yemekli vagonda Fransız mutfağının en seçkin örnekleri sunuluyordu. Koltuklar ipek kumaşla kaplı, odalar ise zarif ahşap oymalarla süslenmişti. Bu trenin içinde seyahat etmek adeta bir aristokrat olmanın hissini yaşatıyordu. Menüler geçilen ülkelere göre uyarlanıyor ve her istasyonda trene taze malzeme takviyesi yapılıyordu. Cezbedici menüler zaman içerisinde o kadar meşhur hale gelmeye başladı ki, bazı yolcular sırf akşam yemeği için trene biniyor, yemeklerini yedikten sonra ilk uygun istasyonda iniyorlardı.

Yıllardır yolcuların en çok şikâyet ettiği tuvalet sorunu ise Nagelmackers’ın sarsıntıyı en aza indiren vagon tasarımları sayesinde konforlu bir hâle getirildi. Her tuvalet kullanımından sonra bir görevli içeri girerek temizlik yapıyor, ardından bir sonraki yolcunun girmesi sağlanıyordu.
Nagelmackers’ın vagonları, mühendislik açısından adeta birer şaheserdi. O zamana kadar trenlerde personel için ayrı yatak alanı bulunmazken, uzun yolculukların getireceği sorunları öngören Nagelmackers, çalışanlar için “ikinci kat” sistemini kurdurdu. Yataklar, vagon duvarlarına bağlı halatlarla ranzaya dönüşebiliyor; trenin hareketiyle oluşabilecek sarsıntıların gürültüye yol açmaması için askılıklar lastik başlıklarla kaplanıyordu.
Nagelmackers, en küçük ayrıntıyı bile atlamayacak kadar titizdi. Çalışanların davranışlarından trenin donanımına kadar her konuda yazılı talimatlar hazırlıyor, her olasılığı hesaplıyordu. Trende kullanılacak her eşya özenle tasarlanıyor ve dönemin en iyi tasarımcılarıyla çalışılıyordu. Katlanabilir zarif merdivenler, ince işçiliğin birer göstergesiydi. Vagonlarda yalnızca onun özel tasarımına göre üretilmiş, seçkin sanat ve zanaat ürünleri yer alıyordu. Hatta yolcuların cep saatlerini asabilmeleri için özel kancalı saatlikler bile düşünülmüştü.
Orient Express’te Güvenlik
Berlin Kongresi’ndeydim, neredeyse tüm önemli Avrupalı politikacılarla röportaj yaptım: Otto von Bismarck, İspanya ve Romanya kralları, hatta Papa… Ama Nagelmackers benim için tam bir gizem. Bu kadar farklı milletten, birbirine kuşkuyla bakan politikacıları treni için nasıl heyecanlandırıyor? Tüm bu farklı demiryolu idarelerini nasıl ikna ediyor? Ya da tüm sınırları nasıl aşıyor?
The Tımes Muhabiri Henrı de Blowıtz

Nagelmackers neyi, nerede, nasıl kullanabileceğini iyi bilen bir pazarlama dehasıydı ve dönemin en önemli reklam aracı olan afişleri zekice tasarlayarak insanların ilgisini çekmeyi başarıyordu. Hemen hemen her yere asılan dikkat çekici renkleri ve ayrıntılı verilen bilgilendirme yazıları ile insanlar afişlere baktıkça hayaller kurabiliyordu. Bu afişler her ne kadar uzak diyarlara çağrı yapsa da aynı zamanda hırsız ve haydutlar için de cezbedici bir çağrı niteliği taşıyordu. Orient Express seferleri başlamadan önce diğer şirket ortaklıklarıyla yapılan seferlerde trenler pek çok kez haydutlarca raydan çıkarılmış, yolcular rehin alınmış ve soygunlar yaşanmıştı. Fakat Orient Express’in ilk seferi asla riske atılamazdı.
Davet edilen yolcuların çoğu, olası tehlikelere karşı yanlarında silah taşıyordu. Ancak Nagelmackers, korku içinde yapılan bir yolculuğun trenin sunduğu konforla bağdaşmayacağının farkındaydı. Bu yüzden olağanüstü bir halkla ilişkiler stratejisi planladı. Tren hareket halindeyken bir anda durdurulduğunda yolcular paniğe kapıldı; karşılarında beliren çingene grubunun kendilerini soyacağını sandılar. Fakat kısa bir şaşkınlığın ardından grup, müzik aletlerini çıkarıp neşeli bir gösteri sergilemeye başladı. Bu sürpriz gösteriyi aslında Nagelmackers ayarlamıştı. “Müzikal baskın” adını verdiği bu mizansen sayesinde, gazetelerin manşetlerini gazeteciler değil, adeta kendisi belirliyordu.

Doğu’nun Başlangıcı: İstanbul’a Varış
Orient Express’in ilk seferinde Nagelmackers, İstanbul’a tek seferde ulaşamaz; çünkü şehirde kullanılabilecek bir demiryolu ağı yoktur. Bu nedenle yolculuğun son etabında yolcular, önce bir banliyö trenine, ardından bir gemiye binmek zorunda kalır. Paris’ten yola çıkan tren, sırasıyla Strazburg, Münih, Viyana, Budapeşte ve Bükreş üzerinden ilerler. Ardından Tuna Nehri’nden feribotla Bulgaristan’daki Rusçuk’a geçilir. Buradan başka bir trenle Varna’ya varılır ve son olarak Karadeniz üzerinden yapılan 15 saatlik deniz yolculuğuyla Boğaz’a, oradan da Haliç’e ulaşılır. Toplam 81 saat 40 dakika süren bu uzun yolculuğun sonunda, gün doğarken Ayasofya’nın silüeti nihayet görünür.
Roma ve Bizans geçmişine sahip Osmanlı başkenti, yolcuların gözünde büyüleyici ve bilinmezliklerle doludur. Her biri kafasında farklı sorularla gelmiştir: Buradaki insanlar nasıl yaşıyordu? Herkesin başında gerçekten fes var mıydı? Kadınlar tamamen kapalı mıydı? Orient Express belki de sırf bu açıdan bile doğunun gizemli kapılarını aralamayı başaran bir anahtar işlevi görmüştür.
Budapeşte’den sonra her şey değişiyor: İnsanların giyimi, şehirlerin görünüşü ve manzara… Doğu’nun kapıları gözlerimizin önünde açılıyor.
Henrı de Blowıtz

Paris kalkışlı Orient Express’in direkt olarak İstanbul’a ulaşması Padişah II. Abdülhamid’in izni sonrası rayların döşenmesi ile 1889 yazında gerçekleşebildi. II. Abdülhamid, Alman mimar August Jachmund’u Şark Ekspresi’nin ihtişamına yakışır bir tren istasyonu tasarlayıp inşa etmesi için görevlendirdi. Sirkeci Garı kullanıma açıldığında 3.094 kilometrelik yolculuk süresi 77 saat 46 dakikaya düştü.
İlerleyen yıllarda Nagelmackers’ın vizyoner yapısı trenin gittiği rotalardaki ülkelerde de yenilikleri beraberinde getirmeye başladı. İstanbul’da tamamlanan Sirkeci Tren Gar’ı inşası ile tren artık İstanbul’a kadar tek hatla gelebiliyor olsa da o dönemin İstanbul’unda Orient Express’in lüks ve konfor yanlısı yolcularını ağırlayabilecek düzeyde hiçbir otel bulunmuyordu. Bu sebeple Nagelmackers’ın aklına başka bir girişim fikri geldi. Trenin geçtiği şehirlerde konaklama imkânı yoksa, neden bunu o yapmıyordu? Böylece kendi şirket bünyesini genişleterek Uluslararası Büyük Oteller Şirketini (Compagnie Internationale des Grands Hôtels) kurdu ve ilk adım olarak İstanbul’da bir otel yaptırmaya başladı. Bu adımla beraber dünyadaki ilk otel zinciri kurulmaya başlanıyordu. Ardından gelen yıllarda Nagelmackers trenin geçtiği on ülkede yirmi otel açtı.
Kimi kaynaklara göre İstanbul’da yapılacak otel için kentin gayrimüslim topluluğunun ve entelektüel kesiminin çoğunlukla burada yaşıyor olması ve egzotik çekiciliği sebebiyle Büyükada düşünülür. Prinkipo Palas adıyla başlayan inşaat bittiğinde “kumarhane-otel olarak kullanılacak” söylentileri nedeniyle dönemin Osmanlı yönetimince otele ruhsat verilmez. Nagelmackers’ın şirketi binayı satılığa çıkartır ve bu bina ilerleyen yıllarda Büyükada Rum Yetimhanesi olarak kullanılır.

Şirket bu kez 1892 yılında Tepebaşı mevkiinde yer alan bir yerde otel yaptırmaya başlar. Mimar Alexandre Vallaury’e yaptırılan Pera Palas Oteli 1895 yılında düzenlenen açılış balosuyla misafirlerini ağırlamaya başlar. O dönem İstanbul otellerinde elektrik ya da sıcak su yokken bu anlamda bir ilk özelliği taşıyan otel, yolcuların tüm konforunu sağlayacak seviyede yapılmıştır. Pera Palas Oteli kütüphanesi, restoranı, elektrikli aydınlatması ve sıcak su tesisatıyla bir ilk olmasının yanı sıra Eiffel Kulesi’nden sonra Avrupa’daki en eski ikinci elektrikli asansöre sahiptir. Pera Palas trenin kış aylarında gelen misafirlerini ağırlarken, aynı şirket tarafından yaptırılan Tarabya’daki Sümer Palas Oteli ise Mayıs ve Ekim aylarında Orient Express yolcularını ağırladı.
Orient Express Yolcuları: Kimler Geldi Kimler Geçti…
1883 yılında raylara çıkan Orient Express, kısa sürede sadece bir tren değil, tarihe tanıklık eden bir sahneye dönüştü. Ünü Avrupa’yı sardıkça, bu efsanevi yolculuğun konukları da birer birer tarih sayfalarına adlarını kazıdı. Tolstoy’dan Pierre Loti’ye, Albert Einstein’dan Gandhi’ye; Truman, Joséphine Baker, casus Mata Hari ve Arabistanlı Lawrence adıyla bilinen Thomas Edward Lawrence, Marlène Dietrich, Coco Chanel, Jean Cocteau ve Ingrid Bergman gibi dönemin efsaneleri, İstanbul’a bu trenle geldiler.
Trenin maceraları sadece yalnızca bu isimlerle sınırlı değildi; krallar, çarlar ve cumhurbaşkanları da bu yolculuğun parçası oldu. Bulgaristan Kralı Ferdinand, suikast korkusuyla bir seyahat sırasında kendini banyoya kilitleyerek tarihe tuhaf bir anekdot bıraktı. Halefi III. Boris ise bambaşka bir karakterdi; mühendisliğe meraklı bir ruhla “ülkemin sınırlarında bu treni yalnız ben kullanırım” diyerek makinist koltuğuna geçti. Gazı kökleyince de trenin düzeni altüst oldu. Çar II. Nikolay, Fransa ziyaretinde Orient Express’e bineceğinde kendine özel vagonlar talep etti. 1920’de Fransa Cumhurbaşkanı Paul Deschanel, gecenin bir yarısı trenin bir vagonundan düşerek kayıplara karıştı; saatler sonra istasyon görevlisi onu pijamalarıyla bulduğunda olay tarihin en tuhaf kazalarından biri olarak kayda geçti. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl ise mekik diplomasisi için treni sayısız kez kullandı.

1929’un sert kışında tren bir kez daha tarihe geçti. Kar fırtınaları yüzünden Orient Express, İstanbul’a varmak üzereyken Çerkezköy yakınlarında yolların kapanmasıyla beş gün boyunca mahsur kaldı. Nihayet yollar açıldığında yolcular İstanbul’a ulaşabildi. Yolcular dinlenmeye çekilse de Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasından sürekli daktilo sesleri geliyordu. Daktilonun başındaki kişi Agatha Christie, yazdığı roman ise bundan sonraki yıllarda trenin cazibesini daha da artıracak olan Doğu Ekspresinde Cinayet’ti (Murder On The Orient Express).
1934 yılında yayımlanan roman ardından gelen yıllar boyunca defalarca beyazperdeye aktarıldı. Benzer şekilde John Dos Passos’un Orient Express adlı kitabı ve Graham Greene’nin İstanbul Treni (Stamboul Train) adlı romanı da tren üzerindeki cazibeyi artırmakla kalmıyor; insanların akıllarında acabalarla dolu gizemli bir dünyaya kapı aralıyordu. Gerçekte Orient Express’te hiç cinayet işlenmemiş olsa da tren zaman içerisinde ikonikleşiyordu.
Tüm bunlarla birlikte Orient Express yalnızca yolcu değil beraberinde bir kültür de taşıyordu. İstanbul’dan Paris’e pamuk, deri, baharat çeşitleri giderken Paris’ten İstanbul’a ayakkabı, parfüm, şarap, züccaciye ve kumaş gibi ticari eşyalarda gidip geliyordu. İstanbul’un ünlü yapılarına eşlik edecek olan yabancı menşeili ürünler de bu vagonlar sayesinde İstanbul’a taşınıyordu. Örneğin Markiz Pastanesi‘nin ünlü tabloları bu trenler sayesinde İstanbul’a ulaşabiliyor yine aynı şekilde Pera bölgesinde hizmet veren çoğu dükkânın malzemesi bu trenler sayesinde şehre ulaşabiliyordu. Fransızca yayın yapan İstanbul’daki La Patrie gazetesindeki haber başlıkları 1925 yılındaki Şapka Devrimi’nden sonra binlerce şapka ve kasketin Orient Express ile İstanbul’a ulaştığını belirtir.
Orient Express’in Sonraki Yılları ve Kültürel Mirası

Nagelmackers ilerleyen yıllarda tren ağını giderek genişletirken trenin ulaştığı şehirlerde turizm elçiliğini yatırımlara dönüştürmeyi başardı. Lizbon, Monte Carlo, Kahire ve diğer metropollerde yeni lüks oteller açtı. Yeni yüzyıla girildiğinde ise yolcular artık Londra, Brüksel, Paris, Prag ya da Trieste’den trene binip başkentten başkente veya Doğu’ya seyahat edebiliyordu. 1900 yılının Paris Dünya Fuarı’nda Trans-Sibirya Demiryolu bağlantısını tanıtarak şirketini Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan dev bir imparatorluğa dönüştürdü. Şirketi St. Petersburg, Vladivostok, Pekin ve Kuzey Afrika’ya trenler göndermeye başladı. 1900’de 6 bin 250 çalışanı olan şirket, yılda bin uyku vagonuyla 560 binden fazla yolcuyu taşır hale gelmişti.

Yeni yüzyıl, yalnızca ilerlemeyi değil beraberinde yıkıcı savaşları da getirdi. 1905 yılında vefat eden George Nagelmackers’ın Orient Express’inin rotası savaşlarla başlayan bu fırtınalı dönemde defalarca değişmek zorunda kaldı. 1913 yılında Balkan Savaşları dolayısıyla yolculuklar Belgrad’da sonlanmak zorunda kalırken Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı vagonlara el konulup bazıları ise imha edildi.
Bir zamanlar insanları ve kültürleri birbirine bağlayan Orient Express, savaş yıllarında nefretin, bölünmenin ve intikamın sessiz tanığına dönüştü. Savaş yıllarında seferler durmak zorunda kalınca Wagon-Lits şirketi bazı vagonları Fransız ordusuna tahsis etti. Mareşal Foch için büro haline getirilen 2419 D numaralı vagon ise Kasım 1918’de tarihi bir olaya tanıklık etti. Kasım 1918’de, Kuzey Fransa’daki Compiègne ormanında, bu vagonun içinde Alman İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında ateşkes antlaşması imzalandı. Böylece tren, bir medeniyet yolculuğundan bir barış masasına evrildi. Fransızlar, bu anın hatırasını yaşatmak için vagonu müzeye kaldırdı.

1919’da yeniden başlayan seferler artık Almanya ve Avusturya’ya uğramıyordu. Savaşı kaybeden ülkelerin istasyonları güzergâhtan çıkarılmış, yolculuk 58 saate düşmüştü. Fakat tarih tekerrür etti; İkinci Dünya Savaşı’nda bu kez Almanya Fransa’yı işgal etti. Adolf Hitler, geçmişin intikamını almak istercesine 22 Haziran 1940’ta, yıllar önce teslim anlaşmasının imzalandığı 2419 numaralı vagonun müzeden çıkarılıp, Fransa’nın teslimiyet belgesine bu vagonda imzalamasını istedi. Vagon bu kez Almanya’ya götürüldü. Olaydan beş yıl sonra, Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce ise Fransızların intikam almasını engellemek için vagon, Hitler’in emriyle SS birliği tarafından havaya uçuruldu.
Savaşların ardından Orient Express bir türlü eski görkemine kavuşamadı. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan Ekonomik Buhran yolcu sayısını ciddi şekilde düşürmüş, İkinci Dünya Savaşı ise seferleri yeniden durdurmuştu. 1945’te tren yeniden raylara dönse de güzergâhındaki ülkelerin birçoğunda sosyalist rejimler kurulmuş, Soğuk Savaş yılları beraberinde raylar üzerinde çeşitli kısıtlamaları getirmişti. 50’li yıllardan sonra ise eski ihtişamlı günleri kalmayan trenin ambiyansı yoksulluğun ve politik karmaşanın bir izdüşümünü sunuyordu.
Tüm bu sebeplerle ve gittikçe azalan talep nedeniyle şirket hizmetlerini sona erdirdi. 20 Mayıs 1977’de Orient Express, Paris ile İstanbul arasındaki son direkt seferini yaptı. 20. yüzyılın sonlarında hava yolu taşımacılığının hızla yükselmesi Compagnie Internationale des Wagons-Lits için ağır bir darbe oldu ve şirket, bazı vagonlarını açık artırmada satmak zorunda kaldı.
Küllerinden Yeniden Doğuyor
Genç bir girişimcinin çağının çok ötesindeki düşünceleri ile Doğu ve Batı arasındaki duvarı yıkan bu tren efsaneler arasında yerini aldı. Dünyayı yeni kültürlere ve yeni coğrafyalara açan Orient Express’in vizyonu dünyanın en güzel şehirlerinin kalbinde, inanılmaz insanlardan oluşan çeşitli grupları bir araya getirme arzusu olmuştu.



Georges Nagelmackers için Orient Express yalnızca bir proje değil, hayatının en büyük mücadelesiydi. Onun uğruna politikacılarla, bankacılarla ve hatta kendi ailesiyle karşı karşıya geldi. Zamanının ötesini görebilen bu inatçı vizyoner, herkesin “imkânsız” dediği bir hayali gerçeğe dönüştürdü. Avrupa’nın büyük şehirlerini birbirine bağlayan bir gece treni ağı kurarak, izleri günümüze dek süren kalıcı bir sistem inşa etti.
Orient Express, bir yandan Avrupa’nın soyluları ve zenginleri için bir statü göstergesiyken; öte yandan dönemin derin ekonomik eşitsizliklerini de gösteren bir sembol oldu. Özenle hazırlanmış menülere eşlik eden Bordeaux şarapları, odaya sinmiş keskin parfüm kokularına karışan puro kokuları, arka tarafta çalan piyanonun sesine karışmış kahkaha sesleri, özenle giyilmiş kıyafetler… Bunların hepsi vagonları birer küçük saray odasını andıran Orient Express’e aitti… Orient Express para kokuyordu ve orada yalnızca gücünü gösterebilen erkekler ile güzelliğini gösterebilen kadınlar yer alıyordu.
“Trenlerin Kralı” olarak bilinen Orient Express bu zamana kadar kimi gerçek kimi ise hayali karakterleriyle mükemmel bir tarihi kurgunun izdüşümü oldu. Zamanın akış hızı trenin hızını geçmeye başlasa da yolcuları kadar vagonların içerisinde yaşanılan olaylarıyla tarihi sayfalarda yerini alan Orient Express artık ticari bir markaydı.
1982 yılında Orient Express markası Belmond şirketi tarafından satın alınarak Venice Simplon-Orient-Express (VSOE) adıyla lüks hizmet anlayışıyla yeniden raylardaki yerini aldı. Günümüzde ise özel seferlerle İstanbul’a kadar uzanan bu yolculuk deneyimi binlerce euro karşılığında yılda iki kez hizmete sunuluyor. Bu deneyim, sadece bir yolculuk olmanın ötesine geçerek bir dönemin ruhunu, zarafetini ve romantizmini yeniden yaşatıyor.
Geçmişten günümüze kadar uzanan bu deneyimi yaşamak isteyen kişiler yalnızca seyahate etmek için bu yüksek meblağları vermiyor; bir rüyanın içerisine dalıp efsanevi bir tarihin parçası oluyorlar. Restorasyon çalışmaları gerekçesiyle kapatılan Sirkeci Tren Garı yerine artık Bakırköy Tren Garı’na ulaşan tren, 2025 senesinin İstanbul–Paris seferlerinin ilkini 6 Haziran’da, ikincisini ise 3 Ekim tarihinde gerçekleştirdi.
2026 yılının ortasında ise 1920’ler ve 1930’lardan kalma 17 orijinal Orient Express vagonu, yolcuları efsaneyi yeniden yaşamaya davet edecek. Bu özel vagonlar mimar Maxime d’Angeac tarafından yeniden tasarlanırken her ayrıntı orijinal versiyonun ruhunu korumayı hedefliyor.
Kapak Fotoğrafı: Orient Express – ©Jack Birns/Life Pictures/Shutterstock