Dünyaya hükmeden dijital çağ, hayatımızdaki sonlu işlerin payından her geçen gün daha fazla çalıyor. Bir kitap okurken kaçıncı sayfada olduğumuzu görmek veya izlediğimiz bir filmin ne zaman biteceğini bilmek, yani bir şeylerin sonunu kestirebilmek aslında biz farkında olmasak da zihnimizde olagelen basit işlemlerden yalnızca biri. Ancak sosyal medyada sonsuz kaydırma döngüsünden çıkıp olağan yaşantımıza döndüğümüzde, zihnimiz kaydırmayı tam olarak nerede bıraktığımızı bilemez ve biz içeriğin ne kadarını tükettiğimizi mertebe olarak dahi söyleyemeyiz. Sonu olmayacak şekilde tasarlanan bu platformlara sürekli elimizin gitmesinin bir sebebi zihnimizin Zeigarnik Etkisi altında oluşudur; yarım kalan işler zihinde kapanmamış birer dosyadır ve bu dosyalar kapanmadığı için zihin onları hatırlamaya ve o işleri tamamlamaya meyleder. Nihayet kendimizi kaydırılan platformların içinde sonu olamayan bir devinimin çaresizliğinde hissederiz. Bu durumun, insan olmanın acizliğinden kaynaklı kişisel bir başarısızlığa indirgenmeyip ölçülü bir mekanizmaya dayandırılması bir yönüyle rahatlatıcı olsa da içimizde bir yandan bu daimi döngünün mahcup kabulüyle fırsatını bulduğumuz her anda elimizin o platformlara meyletmesine göz yuman ama bir yandan da yılgın bir başkaldırı ile karşı koymak isteyen bir taraf vardır.
1927 yılında Rus psikolog Bluma Zeigarnik tarafından literatüre kazandırılan Zeigarnik Etkisi, psikoloğun gittiği bir restoranda garsonların, kalabalık masaların siparişlerini not almaksızın eksiksizce akıllarında tutabildiğini ancak hesaplar ödendikten hemen sonra aynı siparişlerle ilgili sorulara yanıt veremediğini görmesiyle ortaya çıkar. Garsonların bu durumu, siparişleri artık hafızalarında tutmalarına gerek kalmadığını çünkü işlemlerin artık kapandığını belirterek açıklaması, bu çalışmanın bel kemiğini oluşturur. Zeigarnik’in laboratuvar ortamına taşıdığı bu durum, yarım bırakılan bir işin insan zihninde yarattığı kaotik yükü kanıtlar niteliktedir. Deney sonunda, yarım bırakılan görevlerin bırakılmayanlara göre iki kat daha fazla hatırlandığı sonucuna varılır. Zeigarnik’e göre bir işi yarıda kesmek zihinde bilişsel bir gerilim yaratır; bu gerilim, yarım bırakılan iş tamamlanana kadar devam eder. İş bittiğinde ise bu gerilim boşaldığından zihin, bu işe dair yer kaplayan öğeleri siler ve bu işin hafızadaki önceliğini azaltır. Ne yazık ki bizler, hesaplar kapandığı için unutabilen Zeigarnik’in garsonları kadar şanslı değiliz. Aksine sonu gelmeyen platformlarda bizim hesabımız her geçen gün daha fazla kabarıyor.

Bu deneyin ışığında nihayete ermeyen işlerin zihinlerimizde açık birer sekme gibi durduğunu söylemek mümkün. Bir yük gibi zihnimizde taşıdığımız yarım kalan işler de tıpkı durdan anlamayan bir çocuğun serzenişi gibi durmaksızın bizi, o görevleri kapatmaya geri çağırır. Kaçınılmaz olan da sosyal medya platformlarının dipsiz kuyularında yarım kalanları tamamlama arzusuyla saatlerimizi geçirmemizdir. Her ne kadar sonsuz kaydırma (infinite scroll) özelliği 2006 yılında Aza Raskin tarafından kullanıcı deneyimini daha akıcı hale getirmek ve sayfalandırma (pagination) zahmetini kaldırıp kullanıcıya pürüzsüz ve akışkan bir deneyim sunmak amacıyla tasarlansa da artık kullanıcıların içinden çıkamadıkları karanlık bir dehliz haline gelmiştir. Bunun sebebi, sonsuz kaydırma özelliğinin insan zihnindeki birim yanılgısından (unit bias) faydalanıyor oluşudur. Kullanıcı, sayfalandırma sistemini gördüğünde “Dur veya devam et” sinyalini alır ve bir karar verir. Örneğin kitap okurken veya bir film izlerken bunu yaparız, çünkü elimizdeki ürünün sonunu görebiliriz. Ancak sonsuz kaydırma özelliğini kullanan platformlarda, durdurma işaretleri (stopping cues) yok edilerek kullanıcıya bu karar verme anı yaşatılmaz ve bu durum beyni sürekli bir tüketim döngüsüne sokar.

Zeigarnik Etkisi, sonsuz kaydırılan sosyal medya platformlarının yanı sıra dijital çağın bir diğer önemli öğesi bildirimler için de akla gelmelidir. Bir e-postanın veya bir mesajın yalnızca bir parçasını gördüğümüzde zihnimizde bir yük daha oluşur ve biz ne pahasına olursa olsun o bildirime gidip o mesajı okumak isteriz. Çünkü biliriz ki o mesajın tamamını okumadan ya da o bildirimin ne olduğunu tam anlamadan rahat edemeyiz (Zeigarnik’e göre zihindeki gerilim sonlanmaz). Aynı etkiyi clickbait tuzağına düştüğümüzde ya da bir dizinin tüm yayınlanan sezonlarını bir oturuşta izlediğimizde de hissetmeliyiz. Tamamlanabilir ürünlerin hayatlarımızdaki yeri azaldıkça zihnimizin nefes aldığı durakları da silinip gitmektedir. Dijital çağda zihinlerimiz, durakları olmayan sonsuz bir yolculuğun içinde nereye gittiğini bilmemenin kayıtsızlığında ve yol aldıkça da yükünü arttırmanın şuursuzluğu içerisindedir.
Peki insan neden yarım bırakmak istemez? Bunun bir sebebi Zeigarnik’in da açıkladığı gibi yarım kalan her işin zihinde bir gerilim (hacim) yaratmasıdır. İnsan beyni de ne yazık ki (ya da iyi ki) bu kadar çok sayıda mesele ile baş edecek şeklinde tasarlanmamıştır ve doğası gereği sürekli yarım bıraktıklarına geri dönüp tamamlamak ister. İkinci olarak ise yarım bıraktığımız işleri tamamlama isteğimizi, Zeus’u ilk kızdırdığımız günden beri peşimizi bırakmayan tamamlanma arzusuyla ilişkilendirebiliriz elbette. İnsan kendi içinde bir bütünlük bulamayınca ancak başkalarının tamamlanmış ve kusursuz “görünen” hayatlarına bakarak kendi içindeki karmaşadan kurtulmak ister. Platon’dan gelip 1950’lerde Geştalt terapinin de temelini oluşturan ve günümüz insanına kadar uzayan tamamlanma arzusudur temelde bize bunu yaptıran.

Modern insanın akışta kalma kaygısı ile tamamlanma isteğinin huzursuzluğunu aynı minvalde okumak mümkün. Ancak her fırsatta elimizin telefona gitmesinin bize iyi gelmediği de kesin. Zihnimizden parmak uçlarımıza yayılan ve bizi nöbet geçirirmişçesine sarıp sarmalayan bu yarım kalan işleri tamamlama arzusu uğruna, sanal olmayan yaşantımızda neleri yarım bıraktığımızın nasıl farkına varabiliriz? Araştırmalar gösteriyor ki ikili romantik ilişkiler ile ebeveyn ve çocuk ilişkileri başta olmak üzere bizi biz yapan sosyal bağlarımız tehdit altında. Sonsuz Kaydırma özelliğinin yaratıcısı Aza Raskin, bugün geldiğimiz noktada insanların vaktini çaldığını dile getirerek bir özeleştiri yaparken, Avrupa’da telefon kullanımının azaltılmasına yönelik dokunaklı kampanyalar üretilmeye çoktan başlandı. Uygulamalara zaman sınırı koymak, bildirimleri kapatmak veya yapay duraklar oluşturmak gibi çözümler elbet aklımızın bir köşesinde mevcut (hayata geçiremediğimiz sürece onların da tamamlanmayan görevler olarak zihnimizde yer işgal edeceğini unutmayarak) ancak neden bu kadar zorlayıcı olduğunu tüm bu sistemlerin tasarımını düşündüğümüzde anlamak daha kolay. Romantik bir sistem eleştirisinden ziyade daha ölçülü bir perspektiften bakacak olursak içinde kalmamızın istendiği sistem, buradan sıkıldığımızda ilgimizi çekecek başka platformlar üretmeye başladı bile. Beynimizin nasıl çalıştığını ve fiktif dünyanın arkasındaki mühendisliği farkında olarak yüzümüzü birbirimize dönmek ve neleri tamamlamak uğruna neleri yarım bıraktığımızı fark etmemiz hala mümkün. Çünkü bu platformlar, tabağın hiç boşalmadığı bir açık büfe gibi, gözlerimiz belki ama zihinlerimiz doyduğunu asla anlamıyor. Zihinlerimizi doyurabilmek için insanı insan yapan özelliklerimizi bir daha hatırlamak ve ilişkilerimizi ete kemiğe büründürmek hala birer seçenek olmakla beraber belki de asıl ihtiyacımız olan şey o boşalmayan tabağın başından aç kalkmayı öğrenmek olabilir.
Yazar: Gamze Emeksiz