Ses, Koku, Işık: Duyuların Kentsel Hafızası

Şehirler her zaman mimari yapılar, tarih kitapları ya da resmi arşivler üzerinden hatırlanır. Oysa bir kenti gerçekten kişiye hatırlatan şey; çoğu zaman -geçici olan- duyusal izlerimizdir. Sabahın erken saatlerinde duyulan tramvay sesi, dar bir sokakta aniden aldığın kahve kokusu ya da gün batımında binaların arasından süzülen ışık… Bu tür deneyimler çoğu zaman kayda geçirilmez, kataloglanmaz; ancak şehirlerin kolektif hafızasında güçlü bir yer tutar. Duyular, kentin görünmeyen arşivini oluşturan bu izleri taşıyan yapı taşlarından biridir.
Duyusal Hafıza Yazısı

Şehirler Nasıl Hatırlanır?

Şehirler genellikle yapılar üzerinden tanımlanır: meydanları, binaları, sokak planları. Kentsel hafıza denildiğinde de çoğu zaman bu yapılar ve onların temsil ettiği tarihsel olaylar akla gelir. Ancak şehirlerin hatırlanması yalnızca bu resmi kayıtlarla sınırlı değildir. Günlük yaşamın içindeki küçük deneyimler, o şehirde yaşayanların hafızasında başka bir arşiv oluşturur. Ve bu arşiv çoğu zaman kayıtlarda tutulmaz, haritalarda işaretlenmez, müzelerde sergilenmez. Buna rağmen şehir deneyimini belirleyen unsurların önemli bir kısmı aslında bu alanda saklıdır. Walter Benjamin, hafızanın doğasını tartışırken bunun yalnızca geçmişi araştıran bir araç olmadığını vurgulamıştır. Geçmişin yeniden kurulduğu sahnenin hafıza olduğunu söyler. Ona göre hafıza, geçmişi araştırmanın aracı değildir de onun sahnesidir. Bu yaklaşım şehir hafızasını düşünmek için de bize de yararlı bir bakış açısı sunar. Şehrin, geçmişin belgelerini barındıran bir mekandan ziyade; o geçmişin gündelik deneyimlerle yeniden sahnelendiği bir alan olarak düşünür.

İnsan belleği yalnızca görsellerle çalışmaz. Sesler, kokular ve ışık deneyimleri de hafızanın güçlü tetikleyicileridir. Özellikle koku ve ses gibi duyusal uyaranlar, geçmiş deneyimlerle hızlı bağlantılar kurabilir. Aslında şehir deneyimi de çoğu zaman belirli duyusal işaretlerle hatırlanır bu nedenle. Sabah saatlerinde dükkanını yeni açan bir fırının kokusu, yağmurdan sonra asfalta bürünmüş o koku ya da akşam saatlerinde şehrin meydanı dolduran insanların sesi… Bu tür duyusal uyaranlar çoğu zaman mimari yapılardan daha güçlü bir hatırlatma etkisi yaratır. Şehrin atmosferi de bu büyük ölçüsü görünmeyen katmanlar etrafında şekillenir.

Metropol yaşamını inceleyen sosyolog Georg Simmel, modern şehrin deneyimini, sürekli değişen uyaranların yarattığı bu yoğunluktan olduğunu açıklar. Simmel’e göre metropol, kişinin duygusal deneyimlerini hızlandıran bir ortam üretir ve bu nedenle “metropol, sürekli değişen uyaranlarla duygusal deneyimi yoğunlaştırır.” der. Bu yoğunluk da, aslında yaşanan şehir deneyiminin aynı anda birçok duyusal katmanda yaşanmasına neden olur. 

Duyusal hafıza yalnızca bireysel deneyimlerle de sınırlı değildir. Bir anıyı şehrin içinde biriken gündelik izler tarafından da taşıyabiliriz. Sokak arasındaki grafitiler, bir dükkanın eskimiş tabelası, bir köşeden yansıyan neon ışıklar, pazar yerlerinin sesleri ya da sokak satıcılarının desibeli yüksek sesleri… Bunların her biri kentsel yaşamın kayıt altına alınmamış parçalarını temsil eder. Bu tür izler her zaman resmi tarih anlatılarının dışında kalır. Ancak şehir kültürünü anlamak için önemli ipuçları sunar. Kentsel mekanın yalnızca planlanmış mimari yapılarla değil; şehirlerin, gündelik hayatın, duyusal belleğin gayriresmi arşivini meydana getirir. 

Ses çalışmaları alanında önemli bir isim olan R. Murray Schafer ise, şehirleri anlamak için soundscape” yani “ses manzarası” kavramını önerir. Schafer’e göre bir mekanın sesleri, o yerin kültürel kimliğinin önemli bir parçasını oluşturur. Şimdi de onun ifadesiyle ilerlersek “bir mekanın ses manzarası, o yerin akustik hafızasıdır.” diyebililiriz. Bu bakış açısı bize, şehirlerin yalnızca görsel değil aynı zamanda işitsel bir hafızaya da sahip olduğunu gösterir.

Gürültü Kültüreldir

Bir sesin “gürültü”  olarak adlandırılması çoğu zaman teknik bir açıklamadan çok kültürel bir sınıflandırmaya dayanır. 

Müzik teorisyeni Jacques Attali, gürültünün tarih boyunca yalnızca rahatsız edici bir ses olmadığını, aynı zamanda toplumsal düzenle ilişkili bir fenomen olduğunu söyler. Attali’ye göre müzik ve gürültü arasındaki sınır, toplumların sesleri nasıl organize ettiğine bağlı olarak değişir.Bu noktada gürültü kavramı yalnızca akustik bir mesele olmaktan çıkar. Aynı zamanda sosyal alışkanlıkların, mekansal düzenlemelerin ve politik kararların da sonucudur. Hangi seslerin kamusal alanda tolere edileceği veya hangilerinin bastırılacağı çoğu zaman o toplumun kültürel normlarıyla belirlenir. Bu durum şehirlerin yalnızca görsel olarak var olmadığını, işitsel olarak da düzenlenen mekanlar olduğunu gösterir. Kentin politik akustiği tam da burada, hangi seslerin görünmez bir şekilde normalleştiği veya hangilerinin gürültü olarak etiketlendiği sorusunu ortaya çıkarır.

Kentsel Hafıza

Kaybolan Duyusal İzler 

Kentsel Hafıza

Modern şehirlerde bu duyusal çeşitlilik giderek azalmaktadır. Küreselleşme, tek tip mimari, özgünlük kaygısı olmayan zincir mağazalar birçok şehrin benzer bir görünüme ve atmosfere sahip olmasına neden oluyor. Aynı markalar, aynı ışıklandırmalar ve benzer mekansal düzenlemeler şehirler arasındaki hatırlanmaya değer farklılıkları ve özgünlüğü azaltmaktadır.

Sürecin böyle ilerlemesi yalnızca mimariyi etkilemez, şehirlerin duyusal yapısını da etkiler. Örneğin eski bir dükkan tabelasının yerini dijital ve neon ekranlar almışsa, yerel ses manzaraları da giderek daha objektif bir gürültüye dönüşür. Şehirlerin kendine özgü atmosferini oluşturan birçok küçük iz, zamanla kaybolur. Oysa şehirlerin karakteri büyük ölçüde bu kaybolmuş küçük detaylarda saklıdır. Bir mahalleyi tanımlayan şey bazen bir korna sesi, bazen oraya özgü belirli bir ışık tonu ya da oraya oturmuş bir kokudur. Bu duyusal izler silindikçe de şehir deneyimi daha anonim bir hale gelir.

Duyusal İzlerin Sonucu

Şehirleri anlamak için yalnızca haritalara, planlara ya da tarih kitaplarına bakmak yeterli olmadığına değindik. Bir şehri deneyimlemek aynı zamanda seslerin, kokuların ve ışığın duyusal bir ağ içinde şekillenmesidir. Bu ağ, resmi arşivlerin dışında kalan fakat kentsel hafızayı güçlü biçimde taşıyan bir kayıt sistemi oluşturur. Yani çoğu zaman şehirler bir tek mimari yapılarıyla değil, bıraktıkları duyusal izlerle hatırlanır. Bazen bir ses, bazen tanıdık bir koku ya da belirli bir ışık anı; bir şehrin bütün atmosferini yeniden çağırmaya yeterlidir. Duyular bu anlamda şehrin görünmeyen arşivini taşıyan güçlü araçlar haline gelir. Gündelik hayatın içinde biriken bu küçük izler, zaman geçse dahi; hafızayı canlı tutmayı sürdüren o şahsi araçlardır.

Referanslar:

Simmel, Georg. The Metropolis and Mental Life, 1903. 

Benjamin, Walter. Berlin Childhood around 1900. Harvard University Press. 

Schafer, R. Murray. The Soundscape: Our Sonic Environment and the Tuning of the World, 1977. Attali,

Jacques. Noise: The Political Economy of Music. University of Minnesota Press, 1985. 

İlginizi Çekebilir!
Elektronik Halüsinasyonlar: Aphex Twin ve Sınırları Aşan Müziği